Bu sayfa JavaScript ile tam olarak çalışır. Aşağıdaki metin ve bağlantılar, JavaScript olmadan da arşive erişilebilsin diye sunulmaktadır.
15 Temmuz Yargılanma Sürecim
Hakkımızdaki İddianame
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın tutuklanmamızdan yaklaşık dokuz ay sonra, 10 Nisan 2017'de düzenlediği iddianame ile açılan dava, "Fetö'nün medya ayağı" bağlamında açılan üç davadan biriydi ve aralarında benim de olduğum 30 sanığı kapsıyordu. Bunlardan sadece Zaman'da yazmış olanları, yani Ahmet Turan Alkan, Ali Bulaç, İhsan Dağı, Mustafa Ünal, Mümtazer Türköne, Lale Kemal ve Nuriye Akman'ı tanıyordum.
İddianame 64 sayfadan oluşuyor ve sanıkları genel olarak suçluyor, iddiaları kişiselleştirmekten kaçınıyordu. Yazarlar, kaleme aldıkları yorumlarla, "güvenlik kuvvetlerince 17-25 Aralık 2013'de yürütülen ve hükümeti devirmeye yönelik bir kumpas olan gözaltı ve tutuklamaları, yolsuzluk operasyonu gibi göstermeye yönelik algı mühendisliğine katkı" yapmakla suçlanıyordu.
İddianamede, benimle ilgili suç delilleri olarak şu yazılarıma gönderme yapılıyordu: "Din Savaşıymış" (21.12.2013), "Erdoğan ile Batı arasında" (28.12.2013), "Evet, suç da ceza da şahsidir" (08.02.2014), "Bu millet bidon kafalı değildir" (01.03.2014), "Çıkar yol Erdoğansız hükümet" (29.03.2014). İddianamede yine benimle ilgili olarak şöyle deniyordu: "Bundan başka Şahin Alpay gerçekleri çarpıtarak, Başbakan Erdoğan'ın Cemaat'e (FETÖ-PDY'ye) karşı saldırıya geçtiğini belirtiyor, 'Emniyet'te yapılan atamalar ile Adli Kolluk Yönetmeliği'nin değiştirilmesini Cumhuriyet tarihinin belki en büyük yolsuzluk soruşturmasının hükümet tarafından örtbas edilmeye çalışıldığı izlenimi doğurduğunu' vurguluyordu."
İddianamenin sonuç bölümünde de şöyle deniyordu: "FETÖ/PDY medya organlarında görev yapan köşe yazarlarının; yazı başlıklarının ve yazılarından seçilen kısımların 'cımbızla çekilip' alınmadığı, konjonktürel ve tarihi perspektifle bakıldığında bu yazılardaki ifadelerin 'mecaz' ya da 'metafor' olarak izah edilemeyeceği, genel olarak operasyonların ve yargı sürecinin devam ettiği dönemlerde kaleme alınan yazılarda Hükümete sadece muhalefet yapılmadığı veya eleştiri yöneltilmediği; görünürde suç unsuruna rastlanılmayan yazılarında dahi basın ve ifade özgürlüğünün sınırlarını aşarak devlet yetkililerinin ve kurumlarının haklarını ihlal niteliğinde ifadeler kullandıkları ya da ön hazırlık niteliğinde yazılar yazdıkları; şüpheli yazarların genel itibarıyle de süreç içerisinde böyle bir duruş sergiledikleri, basın ve ifade özgürlüğünün sınırlarını aşarak devlet yetkililerinin ve kurumlarının haklarını ihlal niteliğinde ifadeler kullanarak örgüt amacına hizmet ettikleri; ulusal güvenliği tehdit edebilecek, toplum huzurunu, toplumsal barış veasayişi bozabilecek beyanlarda bulundukları, askeri darbe çağrısında bulunmaktan çekinmedikleri, bu haliyle şüpheli yazarların gerek suç unsuru ihtiva ettiği tesbit edilen yazılarıyla gerek tek başına suç unsuru olduğu belirlenememekle beraber örgütsel hedef ve amacı tamamlayan yazılarla FETO-PDY terör örgütü hiyerarşisi içerisindeki görevlerini yerine getirdikleri... FETÖ-PDY silahlı terör örgütünün genel amacı doğrultusunda, Anayasal düzeni ortadan kaldırmak, TBMM'yi ortadan kaldırmak ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmak için örgüt stratejisi ve hiyerarşisi içerisinde rollerini yerine getirerek üzerlerini atılı suçları işledikleri anlaşılmıştır."
İddianamede, netice olarak, şüpheliler hakkında "anayasal düzeni, TBMM ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını engellemeye teşebbüs etme" suçlarından üçer kez ağırlaştırılmış müebbet, "silahlı terör örgütüne üye olma" suçundan da 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması talep ediliyordu.
Ana Savunmam — 18 Eylül 2017, İlk Duruşma
18 Eylül 2017'de yapılan ilk duruşmada yaptığım savunmada şunları söyledim:
"Sayın Başkan, Sayın Üyeler, Sayın Cumhuriyet Savcısı,
Kendimi sizlere tanıtmak amacıyla, önce kısaca kimliğimden söz etmek istiyorum. 18 Nisan 1944’te Ayvalıklı bir mübadiller ailesinin çocuğu olarak İstanbul’da dünyaya geldim. (Nüfus kaydım Ayvalık’tadır.) Babam Ahmet Alpay, bugün Yunanistan’a ait olan Serez, annem Sabiha Hanım ise Midilli kökenlidir. İkisi de artık hayatta değiller. 1965 yılından beri, yani 52 yıldır Ayvalık doğumlu gençlik aşkım Fatma Nur Alpay ile evliyim. 1968 doğumlu Elvan isimli bir kızımız ve 1978 doğumlu Acar isimli bir oğlumuz var. Her birinden birer kız torun (Defne, d.1997 ve Leyla d.2014) sahibiyiz.
Savunmamın İngilizce çevirisi
Eğitimim
İlk öğrenimi İstanbul Nişantaşı’ndaki Nilüfer Hatun İlkokulu’nda (1950- 55), -iki yıl hazırlık dâhil- orta öğrenimi yine Nişantaşı’ndaki İngiliz Erkek Lisesi’nde (1955- 60) tamamladım. Liseyi Bebek’teki Amerikan Robert Kolej’de (1960- 63) bitirdim. Bu arada lise ikinci sınıfı bir AFS bursu ile ABD’nin California eyaletindeki seçkin özel liselerden Webb School’da okudum ve ABD lise diploması da aldım. Robert Kolej’den “yüksek şeref” listesinde mezun olduktan sonra, ABD’nin en seçkin üniversitelerinden biri olan New York’taki Columbia Üniversitesi’nde sosyoloji okumak üzere dört yıllık tam burs kazandım. Fakat bu bursu kullanmayarak, üniversiteyi Türkiye’de okumamın daha doğru olacağı düşüncesiyle, giriş sınavını kazandığım Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne devama karar verdim. 1963’te girdiğim SBF/Mülkiye’den 1967’de, Diplomasi ve Dış Münasebetler Şubesi’nden iyi dereceyle mezun oldum.
Yaptığım İşler
Benim siyaset bilimci- akademisyen ve gazete yorum yazarı olarak iki şapkam var. 1968-71 yılları arasında Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde “Anayasa Hukuku ve İnsan Hakları” kürsüsünde rahmetli Prof. Dr. Bülent Nuri Esen’in asistanlığını yaptım. Bu sırada SBF’de yüksek lisans öğrenimi gördüm ve doktora tezi için yeterlik sınavını verdim. Hayatım boyunca askerî darbelerin mağduru oldum. 12 Mart 1971 askerî darbesi üzerine İsveç’e sığınmak zorunda kaldım. 1972 - 81 yılları arasında İsveç’in Stockholm Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalıştım ve kazandığım devlet bursuyla doktora yaptım.
Yurda döndüğümde, 12 Eylül 1980 askerî darbesi olmuştu ve akademik kariyeri sürdürme olanağı bulamadım. 1982 - 1992 arasında Cumhuriyet gazetesinde editörlük ve yazarlık yaptım. 1992’de istifa ederek ayrıldım. 1992- 93 arasında rahmetli Erdal İnönü’nün davetiyle, mütevelli heyetinde yer aldığım, Türkiye Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Vakfı’nın (TÜSES) direktörlüğünü yaptım, 1993’te CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın daveti üzerine Araştırma Merkezi Direktörü ve TBMM Grup Danışmanı olarak CHP’de çalıştım. Bir yararım olmadığına kanaat getirince istifa ettim ve 1993 - 94 arasında Sabah gazetesinde editör ve yazarlık yaptım. Editörlüğünü yaptığım yorum sayfası “Entelektüel Bakış” 1994 malî krizi üzerine kapatılınca, Mayıs 1994’te istifa ederek ayrıldım; o yaz ATV’de hazırlanan bir belgesel programının yayın danışmanlığını yaptım. Kasım 1994’te rahmetli Ufuk Güldemir’in davetiyle Milliyet gazetesinde editörlük ve yazarlığa başladım. 1999 - 2002 arasında CNN-Türk’te “Entelektüel Bakış” adını alan bir haftalık mülakat programı yaptım.
Bu arada, 1987 sonbaharında Anadolu Üniversitesi’nde “yorum yazarlığı,” 1994 ilkbaharında Boğaziçi Üniversitesi’nde “İskandinavya’da Siyaset,” 1998 ilkbaharında ABD’nin başta gelen üniversitelerinden Princeton Üniversitesi’nde “Türkiye’de Siyaset” konulu dersler verdim; akademik hayatı canlı tuttum. Şubat 2001’de Milliyet gazetesindeki işime son verildi. Bunun üzerine Bahçeşehir Üniversitesi’nin Siyaset Bilimi Bölümü’nde öğretim görevlisi ve üyesi olarak, Nisan 2001’den Şubat 2015’e kadar 14 yıl tam zamanlı olarak hocalık yaptım.
Kasım 2002’den itibaren, davet üzerine Zaman gazetesinde haftada üç gün, Ocak 2007’den itibaren Today’s Zaman gazetesinde haftada bir gün, telif karşılığı dışardan köşe yazmaya başladım ve Mart 2016’da gazeteler kapanana kadar bu işi sürdürdüm. Bu gazetelerde hiçbir zaman yöneticiliğim ya da editörlüğüm söz konusu olmadı; gazeteye pek az gittim ve yazılarımı her zaman yorum sayfası editörlerine e-posta ile gönderdim.
Zaman’da yazmayı kabul etmemin başlıca üç nedeni vardı:
1- Öteki gazetelerin hiçbirinde yazarlık yapma imkânı bulamamıştım.
2- Hem yorum yazarak görüşlerimi paylaşmak alışkanlığı ve arzusundaydım hem de ek bir gelire ihtiyacım vardı.
3- Zaman ciddi bir gazete olmak, toplumun tüm kesimlerine seslenmek arayışıyla çok farklı görüşte yazarlara sayfalarını açıyordu. Ben de özgürlükçü demokrasiyi savunan görüşlerimle, Zaman’ın okurlarına hitap etmekte yarar gördüm. Böylelikle muhafazakâr kesimlerin demokrasinin ve hukuk devletinin erdemlerini kavramalarına bir katkım olabileceğini düşündüm.
Fikir Hayatım
SBF/Mülkiye’de okuduğum 1960’ların ortasında okulda sol fikirler egemendi. Ben de akıntıya kapıldım ve giderek daha radikal sosyalist görüşler savunur oldum. Sol dergilerde yazdığım yazılardan dolayı, 12 Mart 1971 darbesi sonrasında sıkıyönetim tarafından hakkımda yakalama kararı çıkarıldı. Teslim olmadım ve rahmetli ağabeyimin yardımıyla yurt dışına gitme imkânı buldum. İsveç’te sığınma talebim kabul edildi. Kısa süre sonra Stockholm Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladım. 1974 genel affıyla yurda dönüp (1975 yazında kısa dönem yedek subay olarak) askerliğimi yaptım. Sonra İsveç’e dönüp başladığım doktora çalışmalarını bitirdim ve 1981’de kesin dönüş yaptım.
İsveç’te siyasî fikirlerim kökten değişti. 1970’lerden itibaren otoriter sosyalizm fikrinin toplumlar için vahim sonuçlarını idrak etmeye başlamıştım. 1980’lerde yurda döndüğümde liberal sosyal demokrat bir felsefeyi benimsemiştim. Bana “dönek” olarak saldıranlara cevabım, “dönekliğimle iftihar ediyorum” oldu; “yanlışlardan dönmek erdemdir” dedim. Bir süre sonra sosyalist ülkelerin çoğu da sosyalizmi terk edecekti. 12 Eylül 1980 askerî darbesi, özgürlükçü demokrasiye ve hukuk devletine inancımı pekiştirdi. 1980 sonunda hiçbir neden olmadığı hâlde gözaltına alınıp yaklaşık iki hafta tutulduktan sonra serbest bırakıldım.
1980’lerden itibaren yazılarımda ve konuşmalarımda, Türkiye’ye tektip toplumu dayatan otoriter laiklik ve kimlik politikalarını, askerî vesayet düzenini, askerin siyasî rolünü, şiddetin her türlüsünü eleştirdim. Ülkenin seçimle gelen yöneticiler tarafından yönetilmesini, ancak hükümetlerin ne denli geniş çoğunluğa sahip olurlarsa olsunlar yurttaşların hak ve özgürlüklerine saygıyı emreden hukuk devletine bağlı olmaları gerektiğini savundum. Askerî darbeleri ve askerî vesayeti demokrasi ve hukuk devletinin yerleşmesinin baş engeli olarak gördüm. Cumhuriyet, Milliyet, Sabah, Zaman ve Today’s Zaman gazetelerinde, yayımlanan yazılarımda ve televizyon programlarımda ifade ettiğim bu görüşlerimle gerek iç gerekse dış kamuoyu beni Hürriyet gazetesi yazarı Taha Akyol’un ifadesiyle “tam anlamıyla bir liberal” olarak tanıdı. Taha Akyol hakkımda şöyle yazdı: "Şahin Alpay kelimenin tam kitabi anlamında bir liberaldir. Profesyonel yazarlıktan başka, değil FETÖ herhangi bir cemaatin adamı olamaz." (Hürriyet, “Kuru ve Yaş,” 05.09.2017)
1980’lerden itibaren şunları görüyordum: Türkiye’de çok farklı dinî inançları olan bir topluma tek tip bir inancın (Diyanet İşleri Başkanlığı’nın temsil ettiği Sünni İslam yorumunun) dayatılması; devletin dini tekeline ve denetimine alması, demokratik bir toplumun gerekleriyle bağdaşmıyordu. Dinî özgürlüklere getirilen sınırlamalar, dindar kesimlerin demokratik kurum ve değerlere uyum sağlamasını güçleştiriyordu. Baskılar karşısında 1990’lardan itibaren İslamcı akım giderek yükselme eğilimine girmişti. Millî Görüş Hareketi’nin “Bir gün herkes RP’li olacak” söyleminde ifadesini bulan çoğunlukçu demokrasi anlayışı, endişe uyandırıyordu. Buna karşılık, aynen ifadesine izin verilmeyen Kürt kimliğini savunan partiler gibi, İslam kimliğini savunan partilerin de birbiri ardına kapatılması ülkeyi giderek geriyor; muhalefeti meşru sınırların dışına taşırıyordu. Ülkenin bu kısır döngüden kurtulması için siyasî iradenin ifade, örgütlenme, inanç özgürlükleri ve kimlik hakları üzerindeki kısıtlamaları kaldırmasını; şiddeti dışlama ve insan haklarına saygılı olma koşuluyla bütün siyasî akımlara demokratik temsil kapılarının açık tutulmasının gerekli olduğunu savunuyor ve AB üyeliği perspektifinin de buna imkân sağlayacağını kuvvetle umuyordum. 2001’de RP yerine kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye’nin o güne kadarki en liberal, en özgürlükçü parti programıyla karşımıza çıkmıştı. Program, AB üyeliği hedefini merkezine koyuyor, dış politikada “komşularla sıfır problem” şiarı ile özlem duyulan barışçı bir yaklaşımı ortaya koyuyordu.
3 Kasım 2002’de AK Parti’nin iktidara gelmesini Zaman’daki 5 Kasım tarihli ilk yazımda “Demokrasinin Zaferi” olarak yorumladım. O tarihten sonra AK Parti’nin başta medya, enerji ve çevre politikaları olmak üzere çeşitli politikalarını eleştirmek, AK Parti’ye hiç oy vermemekle birlikte, yazılarımda bu partinin reformlarıyla Türkiye’de demokrasi ve hukuk devletinin yerleşmesine hizmet ettiğini hem içerde hem de dışarıda (AB ve ABD kamuoyu önünde) savundum. Öncülük ettiği reformlar, iç ve dış barışa hizmetleri nedeniyle Ekim 2009’da “Nobel Barış Ödülü’nü Erdoğan almalı” diye yazdım. AK Parti iktidarına karşı girişilen askerî ve yargısal darbe girişimlerine karşı çıktım. 2010 Anayasa değişikliklerine “Yetmez ama evet” diyerek destek verdim. Avrupa Konseyi’nin anayasa konularında uzman Venedik Komisyonu ve AB Komisyonu gibi, ben de bu değişikliklerin Türkiye’de hukuk devletini güçlendirmeye hizmet ettiği kanısındaydım.
1990’ların ortalarından itibaren, bir din bilgini olarak görülen Fetullah Gülen’in telkinleriyle oluşan sivil toplum hareketinin de Türkiye’de İslam’ın demokratik değerlerle bağdaşmasına, hukuk devletinin yerleşmesine hizmet ettiği kanısına varmıştım. Sosyal bilimler ışığında Gülen hareketinin, Türkiye’nin tarihi yüzyıllar öncesine uzanan Sufi İslam geleneğinden kaynaklanmakla birlikte, bir dinî cemaat sınırlarını aşarak okullar, vakıflar, dernekler, şirketler çevresinde toplanan, Türkiye ile dünya arasında barışçı bağlar kurulmasına hizmet eden bir tür dinî temelli sivil toplum hareketine dönüştüğü kanısına ulaşmıştım.
Gülen hareketi dinî motivasyonlarla tümüyle laik hedeflere yöneliyor, özellikle eğitim, üretim, medya ve sosyal yardımlaşma alanlarında çeşitli kurumlara öncülük ederek toplumun geniş bölümünde takdir kazanıyordu. Hareketin sözcüleri demokrasiyi, insan haklarını, hukuk devletini, herkese inanç özgürlüğü anlamında liberal bir laiklik anlayışını, hoşgörüyü, barışı, bilimle dinin çelişmezliğini, Türkiye’nin AB üyeliğini savunuyorlardı. Toplumda diyalog ve karşılıklı anlayış için yürüttükleri Abant Platformu gibi çalışmalarını ilgiyle izliyordum. Tıpkı AK Parti iktidarı gibi, Gülen hareketinin İslam ve demokrasinin bağdaşmasına hizmet ederek dünya çapında önem taşıdığı sonucunu çıkarıyordum.
2001’den 2015’e kadar tam zamanlı olarak Bahçeşehir Üniversitesi’nde öğretim görevlisi ve üyesi olarak çalıştım. Gerek AK Parti’yi gerekse Gülen hareketini kamuoyuna yansıyan yüzleriyle tanıdım. Gülen hareketi ile ilgili bilgilerim medya kuruluşlarından, hareketin yurt içinde ve dışında açtığı okullara yaptığım ziyaretlerden ve bir kısmına katıldığım Abant Platformu toplantılarından kaynaklanıyordu. Gülen hareketinin şeffaf olmayan, kamuoyuna yansımayan yüzü ile ilgili iddialar hakkında şöyle düşünüyor ve yazıyordum: Bu hareket içinde, iddia edildiği gibi kanunları çiğneyen, üstlerinden başka kimselerden talimat alan, gayrimeşru işlere karışanlar varsa, muhakkak ki soruşturulmalı, adil bir şekilde yargılanmalı ve hak ettikleri cezaları almalıdır. Ama Gülen hareketinin toptan, kolektif olarak suçlanmasını, toplumdaki her kötülüğün günah keçisi yapılmasını mantığa da hukuk devletine de aykırı buldum.
AK Parti ile ilgili hayal kırıklığım, 2011 seçimleriyle birlikte başladı. AK Parti iktidarı giderek ilk iki döneminde izlediği demokratik politikalardan vazgeçerek, ülkeye otoriter ve keyfi bir “tek adam rejimi” getirmeye yöneldi. AB kriterlerinden ve “komşularla sıfır problem” politikasından gittikçe uzaklaştı. Ben de AK Parti iktidarına karşı muhalif - eleştirel yazılar yazmaya başladım. Dile getirdiğim eleştirilerin hemen hepsi muhalefet partileri ve başka yorumcular tarafından da paylaşılıyordu. Ne var ki, eleştirel yazılarımda yapılan yanlışlardan tüm iktidar partisini değil, Başbakan Erdoğan ve yakın çevresini sorumlu tuttum; partinin eski politikalarına dönmesi çağrısında bulundum. Yanlışlara karşı çözümlerin hep iktidar partisi içinden gelmesini bekledim.
Gülen hareketi ile ilgili hayal kırıklığım ise 15 Temmuz 2016’daki askerî darbe girişimiyle patlak verdi. İtiraf edeyim ki, o güne kadar hareketin gayrimeşru işlere karışan bir karanlık yüzü olduğunun bilincinde değildim. Tabiî ki, idari bir kararla FETÖ/PDY olarak nitelenen ve silahlı terör örgütü olarak suçlanan Gülen hareketinin, hangi mensuplarıyla ve ne ölçüde gayrimeşru işlere ve 15 Temmuz darbe girişimine karıştıkları yargılamalar sonunda ortaya çıkacak. Ne var ki, kimi Gülen hareketi mensuplarının şu veya bu ölçüde 15 Temmuz darbe girişimine karışmış olduklarına dair emareler bütün yazarlık hayatım boyunca sivil yönetimi savunmuş, askerî darbelere, askerî vesayete karşı yazmış ve konuşmuş bir liberal demokrat olarak beni şoke etti ve derin bir yanılmışlık duygusuna boğdu. Gülen hareketi ile ilgili yanılgı yaşayanlar arasında yalnız olmadığım muhakkak. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle diyor: “17- 25 Aralık sürecinde tüm arkadaşlarımız bizi tam anlamış olsalardı, 15 Temmuz belki olmayabilirdi. Anlayamadıkları gibi, bu alçaklara o dönemde toz kondurmayan, onların böyle kötü niyetlerinin olmadığından bahseden arkadaşlarımız da vardı… 15 Temmuz bahsettiğimiz arkadaşların da bunları tanımalarını sağladı. Onlar da insanlarımızın çoğu da bunların ne olduklarını anladı.” (Hürriyet, 20.11.2016) Genelkurmay Bşk. Org. Hulusi Akar şöyle diyordu: “FETÖ uzun yıllar boyunca kendisini barışçıl bir grup olarak gösterdi ve bu şekilde demokratik toplumun sempatisini kazandı.”(Hürriyet, 24.11.2016)
Şurası muhakkak ki, Gülen hareketinin bir suç örgütü olduğuna dair bir yargı kararı olsaydı, bir gün bile Zaman’da yazmayı sürdürmezdim. Aynı ölçüde muhakkak ki Gülen hareketi mensuplarının bir askeri darbe girişiminde şu veya bu ölçüde rol alabilecekleri aklımın ucundan geçseydi, asla Zaman gazetesinde yazmazdım. 15 Temmuz darbe girişimini lanetliyorum, bu nedenle Zaman’da yazdığım için de pişmanlık duyuyorum. Bu hareketin karanlık yüzünü göremediğim için fena hâlde yanıldım.
27 Temmuz 2016 sabahı polislerce 32 yıldır kirada oturduğum Beşiktaş, Akatlar’daki daireden gözaltına alındım. Hiçbir suçum olmadığı için serbest bırakılacağımı beklerken, kolluk ifadesini takiben savcı önüne çıkarılmaksızın, 30 Temmuz 2016 akşamı İstanbul 4. Sulh Ceza Hâkimliği’nce tutuklandım ve Silivri Cezaevi’ne gönderildim. İstanbul 7. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 01.09.2016 gününde tebliğ edilen kararında, ben dâhil altı Zaman yazarı hakkında “darbeyle suçlanmamakla birlikte darbeye teşebbüs eden örgütün özellikle 17/ 25 Aralık 2013’ten sonra fikir ve savunmalarını kamuoyu önünde yaymak ve silahlı terör örgütüne üye olmak” şüphesiyle tutuklama kararı verildiği belirtiliyordu. Tutuklanmam üzerine köşe yazarı meslektaşlarım şunları yazdı:
“Şahin yıllardır Zaman’da yazar…Ama Şahin Alpay’dan Gülenci, darbeci üretebilir misiniz? Böyle bir manasızlık olabilir mi?” (Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak, Ağustos 2016) “Hayatı boyunca darbelerle ve darbecilerle mücadele etmiş Şahin Alpay’dan bir darbeci imal edemezsiniz…” (Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 04.11.2016) “Nazlı Ilıcak hapiste. Şahin Alpay, Ali Bulaç, Mümtazer Türköne, Altan kardeşler de. Biz onların terörist olmadığını biliyoruz. İktidar sahipleri ne derlerse desinler.” (Mehmet Y. Yılmaz, Hürriyet, 31.12.2016)
10.04.2017 günü, yani tutuklanmamdan yaklaşık sekiz buçuk ay sonra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenen iddianamede ise, yazarlar hariç hiç tanımadığım kimselerle birlikte “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs, TBMM’ni ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasına engellemeye teşebbüs etme, T.C. Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme, silahlı terör örgütüne üye olma” suçlarının şüphelisi olarak gösteriliyorum.
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, iddia edilen suçların hiçbiriyle ilgim yoktur. Gerek yaşam tarzım gerekse dinî inançlarım gereği herhangi bir dinî cemaat ya da gruba üye olmam söz konusu değildir. Aynı şekilde demokratik ve barışçı görüşlerim gereği herhangi bir yasa dışı terör örgütüne üye olmam da söz konusu olamaz. Mensup olduğum kuruluşlar şunlardır: Türkiye Siyasî İlimler Derneği, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Basın Konseyi’nin üyesiyim. Türkiye Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar (TÜSES) kurucu üyesi ve mütevelli heyeti üyesiyim. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV) mütevelli heyeti üyesiyim. Demokrasiye, laikliğe ve hukuk devletine bağlı, her türlü şiddetin karşısında, liberal yani özgürlük yanlısı bir siyaset bilimci ve yorum yazarı olduğumu iç ve dış kamuoyu yanında eminim devletin istihbarat örgütleri de iyi bilmektedir.
İddianamede söz konusu suçları işlediğimin delilleri olarak 19 Aralık 2013– 29 Mart 2014 tarihleri arasında Zaman’da yayımlanan yedi yazıma gönderme yapılıyor. Bundan üç - dört yıl önce yayımlanan bu yazılarım hakkında ya da herhangi bir yazım hakkında, gazetelerde yazmaya başladığım günden bugüne, herhangi bir soruşturma yapılmamıştır. Gönderme yapılan bu yazılar da kanaatimce, iddia edilen suçları işlediğimin değil, tam tersine işlemediğimin kanıtlarıdır. Şöyle ki: 19.12.2013 tarihli ve “Kokuşmuş bir şeyler var” başlıklı yazımda, AK Parti hükümetinin değil, ama haklarında yolsuzluk soruşturması yapılan bakanların istifalarının istenmesi demokrasilerde normal, olağan bir taleptir. Nitekim aynı talep iktidar partisinin önde gelen temsilcileri tarafından da dile getirilmiştir. Yazıda AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in “AK Parti olarak gerçeğin ortaya çıkarılması hususunda yapılması gerekenlerin eksiksiz olarak yapılmasını istiyoruz” dediği aktarılmaktadır. İlgili bakanların istifa etmeleri “gerekenlerin eksiksiz yapılması” anlamına gelmez mi? Günün Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “Böyle bir şey başıma gelse, tercihim istifa olur” şeklindeki sözleri de yazıda anılıyor.
21.12.2013 tarihli ve “Din Savaşıymış…” başlıklı yazımda, AK Parti hükümeti hakkında şu değerlendirme yapılmaktadır: “Yüzyılın kabaca ilk on yılında Başbakan Erdoğan’ın başında olduğu AKP hükümeti, AB’ye katılımı programının merkezine koyarak Yeni Türkiye’nin öncülüğünü üstlendi, çok da yol almasını sağladı. Başta eski Türkiye’nin mağdurları olmak üzere çok farklı siyasî, iktisadi, kültürel güçler her biri kendi özellikleri ve beklentileriyle Erdoğan ve partisinin mücadelesine destek verdiler. Yeni Türkiye ittifakı en geniş ifadesini 2010 Referandumunda buldu (%58). Bu ittifak AKP’nin dindarlığından değil ama ekonominin liberalleşmesinden hoşnut sermaye gruplarından, siyasî rolünün ne ülkeye ne de askere yaradığı bilincine varan askerlere kadar uzandı.”Yabancı basında çıkan, Türkiye’de yaşananları “Din Savaşı” olarak niteleyen bir yorumu eleştirmekle başlayan bu yazıda, yaşananların din savaşı değil, Eski - Yeni Türkiye kavgası olduğu sonucuna varıyorum. Yeni Türkiye’den ne anladığımı da AK Parti hükümetinin 2002-2011 arasındaki reformlarıyla somutlaştırıyorum.
2011’den sonraki otoriterleşmeyi eleştiren yazılarımda da her zaman AK Parti hükümetinin ilk iki iktidar döneminde yaptığı hizmetlere değinerek, başlangıçtaki gündemine dönmesi çağrısında bulundum. Yazdıklarımın AK Parti hükümetinin işini yapamaz hâle gelmesini temine çalışmakla bir ilgisi olmadığı, tersine teşvik ettiği açıktır. 24.12.2013 tarihli ve “Cumhurbaşkanı seyirci kalamaz” başlıklı yazıda, iddia edilenin aksine Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e anayasal düzenin korunması için yolsuzluk soruşturmalarının hukuk devleti ilkelerine uygun olarak sürdürülmesi için üzerine düşeni yapma çağrısında bulunuyorum.
28.12.2013 tarihli ve “Erdoğan ile Batı arasında” başlıklı yazımda, AK Parti hükümetinin çalışmalarını engellemek, hükümeti ortadan kaldırmak şöyle dursun, hükümetin ulusal çıkarlara uygun adımlar attığının altını çiziyorum: “Erdoğan hükümeti, son haftalarda Ermenistan’la diplomatik ilişkiyi kuracak, sınırları açacak protokollerin raftan indirilmesi ve Kıbrıs sorununun çözümü için Yunanistan’la görüşmeleri canlandırmaya yöneldi; İsrail ile ilişkilerin tamirine yönelik işaretler dahi verildi. Zaten, başta hangi hükümet olursa olsun Ankara’nın, bir yandan Batı ittifakına bağlılığı ve AB bütünleşmesi hedefini korurken, öte yandan her alanda ulusal çıkarlara ağırlık vereceği muhakkak.”
08.02.2014 tarihli ve “Evet, suç da ceza da şahsidir” başlıklı yazımda, Başbakan Erdoğan’ın sözlerini aktardıktan sonra şöyle diyorum: “Başbakan, haklıdır. İnsan haklarına dayalı hukuk devletinin geçerli olduğu ülkelerde, suç da ceza da şahsidir, kişiseldir; yani insanlar ne topluca suçlanabilir ne de topluca cezalandırılabilir. Ayrıca, yargılama sonucu suçlu olduğuna hükmedilene kadar kişi, suçsuz kabul edilir. Yolsuzluk yaptığı iddia edilen AKP hükümeti değil, bu hükümetin haklarında fezleke hazırlanan üyeleridir. Suçları mahkemece sabit görülene kadar, suçsuz sayılırlar. Ne var ki, adil bir şekilde yargılanmalarını mümkün kılmak için Başbakan'ın isteğiyle görevlerinden istifa etmişlerdir. Dokunulmazlıklarının kaldırılması gerekir.”
Devamla, “Hizmet Hareketi'ne yakınlık duymak suç değildir ve olamaz. Ancak bu kimseler arasında, iddia edildiği gibi, üstlerinden değil Hizmet Hareketi'nden aldıkları talimatla davrananlar varsa, elbette ki bunların delil ve belgeleriyle yargı önüne çıkarılmaları; adil bir şekilde yargılanmaları için görevden el çektirilmeleri; yargı suçlu olduklarına karar verdiği takdirde de yasaların öngördüğü cezalara çarptırılmaları gerekir.” Bu ifadelerle bütün yazdıklarımda olduğu gibi anayasal düzeni ve hukuk devletini savunduğum ortadadır.
01.03.2014 tarihli ve “Bu millet ‘bidon kafalı’ değildir” başlıklı yazımda şöyle diyorum: “Türkiye halkı, bu millet ‘bidon kafalı’ değildir! Türkiye halkı artık ne asker sopasıyla ne de polis sopasıyla yönetilmek istiyor; haklarına hukukuna sahip çıkıyor. Bu halk ‘bidon kafalı’ olduğu için AKP’yi iktidara getirmedi; ‘bidon kafalı’ olmadığı için Erdoğan ve kliğinin iktidarına son vermeyi bilecek, milletin anasını bellemesine izin vermeyecektir.” Bu yazıda da açıkça görüleceği üzere, özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi savunulmakta, iktidarın halkın oyuyla değişeceğinin altı çizilmekte. “Halk, ne asker ne de polis sopasıyla yönetilmek istiyor”denerek askerî ya da sivil otoriter rejimlerin ülkede kabul görmeyeceği söyleniyor.
29.03.2014 tarihli ve “Çıkar yol Erdoğan’sız hükümet” başlıklı yazım, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun “Hırsızdan başbakan olmaz…”, MHP lideri Bahçeli’nin “Başbakan, hırsızlığı inkâr eden yüzsüzlüğün hesabını vermelidir…”, BDP lideri Demirtaş’ın “Bu iktidarla yürümek imkânsız hâle geldi” diye konuştukları, soruşturmaya konu olan bakanlardan birinin “bu milleti ve vatanı rahatlatmak için” Başbakan’ı istifaya çağırdığı bir siyasî ortamda kaleme alınmıştır ve parlamenter demokratik sistem içinde yeni bir hükümet kurulması çağrısını yapmaktadır. Yazıda şöyle deniyor: “Parlamenter sistem AKP grubuna Erdoğan hükümeti hakkında güvensizlik oyu verip, Erdoğan’sız bir AKP hükümeti kurma imkânı tanıyor. Bu hükümeti pekâlâ Sayın Arınç ya da Sayın Babacan kurabilir; halkın hükümete güvenini tazeleyebilir.” Bu yazıda anayasal düzeni bozma, hükümeti ya da TBMM’yi çalışamaz hâle getirmeye yönelik ya da herhangi bir şekilde ifade özgürlüğünün sınırlarını aşan bir yorumda bulunmadığım ortadadır.
Dava dosyasına da giren 14 Temmuz 2016 tarih ve “Muhalefetin Sefaleti” başlıklı, Yarına Bakış gazetesinde çıkan yazım şu sözlerle bitiyor: “‘Ulusalcılar’ askerî vesayete dönüş çağrısı yapıyor olabilirler. Ne var ki, bu ülkede askerî vesayet uzun yıllar denendi, neticede bugün karşı karşıya olduğumuz faciayı hazırladı. Tek çıkış yolumuz otokrasiye karşı özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi için mücadele. Bir umut hala AKP içinde partinin ‘fabrika ayarlarına’ (parti programına) dönüş için başlatılabilecek bir diriliş hareketi.”15 Temmuz menfur darbe girişiminden bir gün önce çıkan bu yazımda demokratik düzene bağlılığım, askerî vesayete ve askerî darbelere karşı duruşum bir kez daha en açık şekilde vurgulanmaktadır.
Tekrar etmek isterim ki, anayasal düzene yani demokrasiye ve onun ayrılmaz parçası olan hukuk devletine her zaman, bütün yazı ve konuşmalarımda bağlı oldum. AK Parti hükümetine yönelik eleştirilerim hiçbir zaman ifade özgürlüğünün anayasa ve insan hakları sözleşmeleriyle çizilen sınırları dışına çıkmamıştır. Aksine, Türkiye’de ifade özgürlüğünün güvence altında olduğu inancıyla kaleme alınmıştır. Bugüne kadar hiçbir yazım ya da konuşmam hakkında kovuşturma yapılmış değildir. Yaklaşık 14 aydır tutukluyum. Tutukluluğum cezaya dönüştü. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi haksız yere tutuklandığıma dair başvurumu ivedilikle görüşme kararı aldı ve Adalet Bakanlığı’na 4 Ekim 2017’ye kadar cevaplanmak üzere tutukluluğumla ilgili sorular yöneltti. İddianamede ileri sürülen suçların hiçbirisini işlemedim. Yargılama sonunda tümüyle aklanacağımdan kesinlikle eminim.
Hakkımızdaki iddianamenin açıklanması üzerine köşe yazarı meslektaşlarım şunları yazdılar: “Ali Bulaç, Ahmet T. Alkan, Şahin Alpay. Bu üç yazarın bilerek ve isteyerek darbeci bir yapının destekçisi olabileceklerine…FETÖ yapılanmasının hiyerarşik yapısı içinde yer alabileceklerine…15 Temmuz gibi bir kalkışmaya destek verebileceklerine… Asla ve kat’a inanmıyorum.” (Ahmet Hakan, Hürriyet, 14.04.2017) “Sözcüğün tam anlamıyla bir liberal olan Şahin Alpay’ın darbe destekçiliği yapması kendi düşünsel intiharı olurdu ve bildiğim kadarıyla Şahin Alpay intiharı düşünmeyecek kadar sağlıklı bir kafa ve ruh hâline sahiptir.” (Aydın Engin, Cumhuriyet, 16.04.2017) “FETÖ’nün zamanında legal olan ve iktidar sözcülerinin de bol görüldüğü yayın organlarında profesyonel yazarlık yapmış, görüş açıklamış meslektaşlarımız; Ahmet ve Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Şahin Alpay, Ali Bulaç, Mümtazer Türköne gibi isimler hâlâ tutuklu…Hoşa gitmeyen yazı ve haberleri toplayıp, ‘örgüte yardım darbeye destek’ falan gibi niyetler okuyarak müebbet hapislik suçlar çıkarılabilir mi?..” (Taha Akyol, Hürriyet, 29.05.2017)
Sayın Başkan, Sayın Üyeler, Sayın Savcı
Hiçbir suçum yoktur. Sadece ve sadece Anayasa ve AİHS ile güven altında olan ifade özgürlüğünü kullandım. Yargılama sonunda aklanacağıma kesinlikle inanıyor, beraatimi istiyorum. Yargılama süresince kaçmam söz konusu olamayacağı gibi, delilleri karartmam da mümkün değildir. Tahliye edilerek, tutuksuz yargılanmama hükmetmenizi; ömrümün kalan birkaç yılını da eşim, çocuklarım ve torunlarımla geçirmeme izin vermenizi diliyorum. Bundan böyle hayattan ailemle birlikte olmaktan başka hiçbir beklentim yok.
Bu davada benimle birlikte yargılanan sekiz yazardan dördü tutuksuz yargılanmakta. Başka benzer davalarda, yaşları 70’in üzerinde olan şüphelilerin tutuksuz yargılandıklarını biliyoruz. Bana da bu hakkı tanıyacağınızı umuyor, saygılarımı sunuyorum."
İkinci Duruşmadaki İfadem — 8 Aralık 2017
"Sayın Başkan, Sayın Üyeler, Sayın Savcı,
Tutukluluğum 16 ayı aştı, 500 günü buldu. 27.07.2016'da evimden gözaltına alındım, 30.07.2016'da tutuklanarak Silivri cezaevine gönderildim. İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimliği'nin aldığı tutuklama kararında, ben dâhil 6 Zaman gazetesi köşe yazarının "darbeyle suçlanmamakla beraber, darbeye teşebbüs eden örgütün özellikle 17-25 Aralık 2013'ten sonra fikir ve savunmalarını kamuoyu önünde yaymak ve silahlı terör örgütüne üye olmak" şüphesiyle tutuklandığım belirtiliyordu.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca 8,5 ay sonra, 10.04.2017'de düzenlenen iddianamede ise, "Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs, TBMM'yi ve T:C. hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme" suçlarının da şüphelisi olarak gösterildim. Bunun delilleri olarak da 19.12.2013 ila 29.03.2014 tarihleri arasında, yani iddianamenin düzenlenmesinden 3-4 yıl önce Zaman'da çıkan 7 yazıma, o da sadece başlıklarıyla gönderme yapılıyor; bu yazılarda "görünürde bir suç olmadığı" da belirtiliyordu. 18.09.2017 günkü ilk duruşmada, heyetinizin önünde yaptığım savunmamda, bu yazılarımın ancak iddia edilen suçları işlemediğimin, aksine parlamenter demokrasiyi ve hukuk devletini savunduğumun delilleri olabileceğini ayrıntılarıyla açıkladım.
Hiçbir suçum olmadığı için yargılama sonunda beraat edeceğime dair en küçük bir şüphem yok. Zira TCK'nın 309, 311 ve 312. maddelerini ihlal etmem söz konusu olamaz. Bu maddeler suç oluşması için "cebir ve şiddet" kullanımasını öngörmekte. Yargıtay 16. Ceza Dairesi'nin, 15 Temmuz yargılamaları bağlamında aldığı, 2017/1443-E, 2017/4758-K sayılı ve 15.07.2017 tarihli kararı da bu hususu teyid etmiştir.
Hayatım boyunca kimseye karşı "cebir ve şiddet" kullanmadım. Meslek hayatım boyunca yazı ve konuşmalarımda "cebir ve şiddet"i telin ve mahkûm ettiğime kamuoyu tanıktır. Beni tanıyan herkes, şiddetin siyasetten dışlanmasını en temel ilkelerden biri olarak savunduğumu bilir. Beni yakından tanıyan bir meslektaşımın ifadesiyle, Şahin Alpay "bir darbeye destek verecek belki de en son kişidir." (Etyen Mahçupyan, Karar gazetesi, 30.10.2017.)
Dini inanışlarım herhangi bir dinsel cemaatin üyesi olmama; siyasi inanışlarım herhangi bir gizli terör örgütüne üye olmama engeldir. Beni yakından tanıyan meslektaşlarımın bu konudaki tanıklıklarını savunmamda dikkatinize getirdim.
Görebildiğim kadarıyla sadece ve sadece Zaman gazetesinde köşe yazdığım için iddia edilen suçların şüphelisi oluyor ve özgürlüğümden yoksun bırakılıyorum. Ben sadece Zaman'da yazmadım. 1982'den 2011'e kadar yaklaşık 20 yıl Cumhuriyet, Sabah ve Milliyet gazetelerinde tam zaman çalıştım; editörlük ve yazarlık yaptım. 2001'den 2016'ya kadar da Zaman'da dışarıdan, telif karşılığında köşe yazarlığı yaptım. 1982'den 2016'ya çeşitli gazete ve dergilerde çıkan yazılarımın ya da çeşitli televizyon kanallarında yayımlanan yorumlarımın tek bir tanesi bile adli soruşturma konusu olmamıştır.
Siyaset bilimi doktoruyum. Doktoramı İsveç'in Stockholm Üniversitesi'nde yaptım. Zaman'da haftada 3 gün köşe yazarken, esas işim Bahçeşehir Üniversitesi'nde tam zamanlı öğretim görevlisi / üyesi olarak çalışmaktı. Gazeteye çok seyrek olarak gittim; yazılarımı yorum sayfası editörüne e-posta ile gönderdim. Zaman'da hiçbir zaman editörlük ya da yöneticilik yapmadım.
Savunmamda da belirttiğim üzere Fethullah Gülen hareketinin suç örgütü olduğuna dair bir yargı kararı olsaydı bir gün bile Zaman'da yazmayı sürdürmezdim. Söz konusu hareketin kimi mensuplarının bir askerî darbe girişiminde rol alabilecekleri aklımın ucundan geçseydi asla Zaman'da yazmazdım. 15 Temmuz darbe girişimini lanetliyorum! Bu nedenle Zaman'da yazmış olmaktan da pişmanlık duyuyorum. Neden? Çünkü hayatım boyunca askerî darbelerin mağduru oldum. Yazarlık kariyerim boyunca askeri darbelere, darbe girişimlerine, yönetim üzerinde askerî vesayete karşı çıktım; demokrasiyi ve hukuk devletini savundum.15 Temmuz darbe girişimini şu veya bu şekilde desteklemem için aklımı kaçırmış olmam gerekir. Çok şükür aklım başımda.
Gülen Hareketi'nin karanlık, gayrimeşru yüzünü maalesef göremediğim için büyük bir yanılgıya düştüm. Bu açıdan yalnız olmadığım ise muhakkak.
Sayın Başkan, Sayın Üyeler, Sayın Savcı,
Ben "terörist" değilim. Yazarlık hayatım boyunca şiddetin, terörün, terörizmin karşısında kararlı tavır aldım. Her zaman barışı, barışçı çözümleri savundum.
Ben AK Parti hükümetinin "düşmanı" değilim. AK Parti iktidarını Türkiye'yi AB üyeliğine yakınlaştıran reformları yaptığı sürece, yani 2002'den 2011'e kadar yurt içinde ve dışında kuvvetle destekledim. 2009'da Başbakan Erdoğan'ın, dolayısıyla AK Parti iktidarının iç barışı sağlama yönünde attığı adımlar nedeniyle Nobel Barış Ödülü'nü alması gerektiğini yazdım. 2011'den sonra yönelttiğim eleştiriler AK Parti iktidarına değil, otoriterliğe, tek-adam yönetimine gidişe karşı oldu. Bu eleştirilerimde de hiç yalnız olmadım.
Ben "kalkışmacı" değilim. Evet, AK Parti iktidarını eleştirdim. Ama eleştirilerim asla hükümeti, TBMM'yi işini yapamaz hale getirmeyi hedeflemedi. Aksine çözümleri her zaman TBMM'den, AK Parti grubundan bekledim. Aleyhime delil gösterilen yazılarım da bunun kanıtıdır. Ben Türkiye Cumhuriyeti'nin sadık bir yurttaşıyım. Hayatım bodyunca ülkemin daha uygarr, daha demokratik, daha müreffeh olması idealine bağlı kaldım.
Sayın Başkan, Sayın Üyeler, Sayın Savcı,
Birçok kronik hastalığım var. Bunların bir kısmı kanser şüphesi taşıyor. Mahkemeniz bu hastalıklar nedeniyle, 18 - 19 Eylül 2017 günlerindeki ilk duruşma sonunda sağlığımın cezaevinde kalmaya elverişli olup olmadığının tayini için beni Adli Tıp Kurumu'na sevk etme kararı aldı. Adli Tıp Kurumu yaklaşık bir ay sonra, 13 Ekim 2017'de mahkemenize gönderdiği yazıda tam teşekküllü bir devlet veya üniversite hastanesinden alacağım raporla, randevu almaksızın kuruma gönderilmemi istedi. Bu yazının Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'na intikali bir ay daha aldı. Nihayet 10 Kasım 2017'de Silivri Devlet Hastanesi'nde Sağlık Kurulu'na girdim. Sağlık Kurulu'nun raporu henüz çıkmadı.
Kurul'da kardiyolog bulunmuyordu. Cezaevi doktorunun sevk etmesi üzerine 16 Kasım 2017'de Silivri Devlet Hastanesi'nde ilk kez kardiyolog muayenesine girdim. Kardiyoloji uzmanı muayene ve eforlu test sonucu anjiyo olmam gerektiğini söyledi. Önümüzdeki günlerde anjiyo olmam gerekiyor. 73 yaşındayım. Birçok kronik hastalığım olduğu gibi kalp sağlığımın da kötüye gittiği anlaşılıyor. Kulaklarım % 50 işitmez oldu.
Hiçbir suçum yok. Yargılama sonunda beraat edeceğim muhakkak. 16 aydır tutukluyum. Tutukluluğum cezaya dönüştü. Bu haksızlığa son vererek, giderek azalmakta olan yıllarımı eşim, çocuklarım ve torunlarımla geçirmemi mümkün kılmanızı diliyorum. Hayattan ailemle birlikte olmaktan başka hiçbir beklentim yok. Evimde, ailemin bakımına ihtiyacım büyük.
Delilleri karartmam söz konusu değil. Yaşıma, hastalıklarıma, her şeye rağmen kaçmaya kalkışabileceğimi düşünüyorsanız adli kontrolle, kanunun elverdiği önlemlerle tahliyeme karar verebilirsiniz... Vicdanınıza, insafınıza ve hakkaniyet duygunuza sesleniyorum."
Anayasa Mahkemesi Basın Duyurusu — 11 Ocak 2018 (BB 4/18)
Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 11/1/2018 tarihinde, Şahin Alpay (B. No: 2016/16092) tarafından yapılan bireysel başvuruda aşağıda özetle belirtilen gerekçelerle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
Başvurucunun tutuklanmasına gerekçe olarak gösterilen yazıların "Din Savaşıymış", "Erdoğan ile Batı Arasında", "Evet Suçta Cezada Şahsidir", "Bu Millet Bidon Kafalı Değildir", "Çıkar Yol Erdoğan'sız Hükûmet" ve "Cumhurbaşkanı Seyirci Kalamaz" başlıklı yazılar olduğu anlaşılmaktadır.
Soruşturma makamları, suçlamaya konu yazıların FETÖ/PDY'nin amaçları doğrultusunda yazıldığını ileri sürmektedir. Bu kapsamdaki iddia, kamuoyuna yansıyan bilgiler dikkate alındığında başvurucunun FETÖ/PDY'nin illegal bir yapılanma olduğunu bilmesi ve bu yapılanmanın silahlı kalkışmaya girişeceğini öngörmesi gerektiği, 17-25 Aralık soruşturmalarına ve yapılanmaya ait olduğu belirtilen Zaman gazetesinin genel yayın yönetmeninin FETÖ/PDY kapsamında tutuklanmasına rağmen anılan gazetede yazı yazmaya devam ettiği hususlarına dayandırılmıştır.
Suçlamaya konu yazılar, 2013 yılının sonlarında ve 2014 yılının başlarında yazılmıştır. Bu yazılar, yayımlandıkları dönemde gerçekleştirilen "17-25 Aralık soruşturmaları"nı ve Hükûmet tarafından bu soruşturmalara gösterilen tepkileri konu almaktadır. Başvurucunun aylarca ülke gündeminde yer alan güncel bir konuda kamuoyunun bir kısmının ve muhalefet liderlerinin dile getirdiklerine benzer görüşlere yer verdiği yazılarının FETÖ/PDY'nin amaçlarına hizmet etmek için yazıldığının kabulünü gerektiren nedenler tutuklama kararında veya iddianamede somut olgularla açıklanmamıştır.
Bu itibarla somut olayda "suç işlendiğine dair kuvvetli belirti"nin yeterince ortaya konulamadığı, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.
Başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin suça konu edilen yazıların içeriğinden bağımsız olarak kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı yanında ifade ve basın özgürlüklerine yönelik de bir müdahale oluşturduğu anlaşılmaktadır.
Tutuklamanın hukukiliğine ilişkin olarak yukarıda yapılan tespitler dikkate alındığında ve isnat edilen suçlamalara dayanak olarak gösterilen temel olguların başvuruya konu yazılar olduğu gözetildiğinde hukukilik şartını sağlamayan tutuklama gibi ağır bir tedbir, ifade ve basın özgürlükleri bakımından demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü bir müdahale olarak kabul edilemez.
Öte yandan suça konu yazıların yayımlandığı ve konuşmaların yapıldığı dönemde, kamuoyunun bir kesiminin dile getirdiklerine benzer görüşleri başvurucunun yazılarında ve konuşmalarında ifade etmesi nedeniyle hakkında tutuklama tedbirine başvurularak ifade ve basın özgürlüklerine müdahale edilmesinin hangi "zorlayıcı toplumsal ihtiyaç"tan kaynaklandığı ve demokratik toplum düzeninde neden gerekli olduğu somut olayın özelliklerinden ve tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamaktadır.
Son olarak yazılar ve konuşmalar dışında somut olgu ortaya konulmadan başvurucunun tutuklanmış olmasının ifade ve basın özgürlüklerine yönelik caydırıcı bir etki doğurabileceği de açıktır.
Bu itibarla ifade ve basın özgürlüklerinin de ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.
Olaylar
Başvurucu, kamuoyunca bilinen bir gazeteci ve yazardır.
Türkiye, 15 Temmuz 2016 gecesi askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış; bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiştir. Kamu makamları ve soruşturma mercileri -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir.
Bu kapsamda FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarındaki eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmalarına yönelik soruşturmalar yapılmış ve çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbiri uygulanmıştır.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başvurucunun da aralarında bulunduğu ve çoğunluğu gazeteci, yazar ve akademisyen kırk üç şüpheli hakkında FETÖ/PDY'nin medya yapılanmasıyla bağlantılı olarak soruşturma başlatılmıştır.
Soruşturma makamları başvurucunun FETÖ/PDY'ye ait olduğu belirtilen Zaman gazetesinde, bu yapılanmanın amaçları doğrultusunda -özellikle de "17-25 Aralık soruşturmaları" sonrasında- yapılanmayı öven ve yapılanmaya yönelik soruşturmaları akamete uğratmayı hedefleyen yazılar yazdığını ileri sürmektedir.
Sulh Ceza Hâkimliğince 30/7/2016 tarihinde, başvurucunun da aralarında bulunduğu altı şüphelinin terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmasına karar verilmiştir.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 10/4/2017 tarihli iddianamesiyle, başvurucunun da aralarında bulunduğu şüphelilerin FETÖ/PDY'nin medya gücünü oluşturduklarını, örgütün genel amacı doğrultusunda anayasal düzeni, TBMM'yi ve Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini ortadan kaldırmak için örgüt stratejisi ve hiyerarşisi içinde rollerini yerine getirerek üzerlerine atılı suçları işlediklerini ileri sürmüştür. İddianamede; başvurucunun anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme, Türkiye Büyük Millet Meclisini (TBMM) ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme, Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme ve silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçlarını işlediği iddia edilmiştir.
Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla ilk derece mahkemesinde derdesttir.
İddialar
Başvurucu; gazeteci olduğunu ve telif ücreti karşılığı köşe yazarlığı yaptığını, yazılarının ifade ve basın özgürlükleri kapsamında kaldığını, kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedenleri somut olgularla ortaya konulmadan tutuklandığını belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
Başvurucu ayrıca sağlık durumunun ciddi riskler taşıdığını ve ceza infaz kurumunda kalmaya elverişli olmadığını belirterek kötü muamele yasağının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
Mahkemenin Değerlendirmesi — Tutuklamanın Hukuki Olmadığına İlişkin İddia Yönünden
Anayasa Mahkemesi bu iddia kapsamında özetle aşağıdaki değerlendirmeleri yapmıştır:
Anayasa Mahkemesinin buradaki incelemesi, başvurucu hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılması ile yargılamanın muhtemel sonuçlarından bağımsız olarak tutuklamanın hukukiliğinin değerlendirilmesiyle sınırlı olacaktır. Öte yandan Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlal edilip edilmediği incelenirken her bir başvuru kendi koşullarında değerlendirilir.
Anayasa’nın 19. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına sahip olduğu ilke olarak ortaya konduktan sonra ikinci ve üçüncü fıkralarında, şekil ve şartları kanunda gösterilmek şartıyla kişilerin özgürlüğünden mahrum bırakılabileceği durumlar sınırlı olarak sayılmıştır. Dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının kısıtlanması ancak Anayasa’nın anılan maddesi kapsamında belirlenen durumlardan herhangi birinin varlığı hâlinde söz konusu olabilir.
Ayrıca kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik bir müdahale, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin ölçütlerin belirlendiği Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen koşullara uygun olmadığı müddetçe Anayasa’nın 19. maddesinin ihlalini teşkil edecektir. Bu sebeple sınırlamanın Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ve tutuklama tedbirinin niteliğine uygun düşen; kanun tarafından öngörülme, Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına dayanma ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir.
Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasına göre tutuklama ancak “suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler” bakımından mümkündür. Bir başka anlatımla tutuklamanın ön koşulu, kişinin suçluluğu hakkında kuvvetli belirtinin bulunmasıdır. Dolayısıyla tutuklamanın diğer koşullarından önce bu ön koşulun bulunup bulunmadığı her somut olayda değerlendirilmelidir. Suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunduğunun kabulü için suçlama, kuvvetli sayılabilecek inandırıcı delillerle desteklenmelidir.
Her somut olayda tutuklamanın ön koşulu olan suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtinin olup olmadığının, tutuklama nedenlerinin bulunup bulunmadığının ve tutuklama tedbirinin ölçülülüğünün takdiri öncelikle anılan tedbiri uygulayan yargı mercilerine aittir. Zira bu konuda taraflarla ve delillerle doğrudan temas hâlinde olan yargı mercileri Anayasa Mahkemesine kıyasla daha iyi konumdadır. Bununla birlikte yargı mercilerinin belirtilen hususlardaki takdir aralığını aşıp aşmadığı Anayasa Mahkemesinin denetimine tabidir. Anayasa Mahkemesinin bu husustaki denetimi, somut olayın koşulları dikkate alınarak özellikle tutuklamaya ilişkin süreç ve tutuklama kararının gerekçeleri üzerinden yapılmalıdır.
Bu genel ilkeler doğrultusunda ilk olarak somut olayda başvurucunun suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerekir.
Tutuklama kararında, tüm şüpheliler hakkında kuvvetli suç şüphesi de dâhil olmak üzere tutuklama koşulları yönünden ortak değerlendirme yapmıştır. Bu kapsamda kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu sonucuna varılırken FETÖ/PDY'nin Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içindeki unsurlarının darbe teşebbüsünde bulunduğu, şüphelilerin FETÖ/PDY'ye ait olduğu belirtilen Zaman gazetesinde -özellikle de "17-25 Aralık soruşturmaları" sonrasında- bu yapılanmayı öven ve yapılanmaya yönelik soruşturmaları akamete uğratmayı hedefleyen yazılar yazdıkları ve sosyal medya hesaplarından paylaşımda bulundukları, böylelikle yapılanmanın amacı doğrultusunda propaganda faaliyetinde bulundukları, gazetenin yöneticisi E.D. hakkında silahlı terör örgütü üyeliğinden dava açılması ve darbe teşebbüsünden önce de kamuoyunda bu örgütün silahlı kalkışma yapacağına dair duyumlar olması nedeniyle FETÖ/PDY'nin silahlı unsurlarının bulunduğunu bilmelerine rağmen bu yapılanmanın içinde yer almayı ve yapılanmaya katkı vermeyi sürdürdükleri ifade edilmiştir.
Tutuklama kararında, başvurucu yönünden hangi yazı veya sosyal medya paylaşımının bu kapsamda olduğuna ilişkin bir değerlendirme yapılmamıştır. İddianamede ise başvurucunun hangi yazılarının suçlamaya konu edildiği belirtilmiş, sosyal medya paylaşımlarına yer verilmemiştir.
Buna göre başvurucuya isnat edilen suçların işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunup bulunmadığının tespitinde sadece iddianamede atıf yapılan yazılarla sınırlı bir değerlendirme yapılmıştır. Bu kapsamda iddianamede atıf yapılan yazılar "Din Savaşıymış", "Erdoğan ile Batı Arasında", "Evet Suçta Cezada Şahsidir", "Bu Millet Bidon Kafalı Değildir", "Çıkar Yol Erdoğan'sız Hükûmet" ve "Cumhurbaşkanı Seyirci Kalamaz" başlıklı yazılardır.
Suçlamaya konu yazılar, 2013 yılının son döneminde ve 2014 yılının başlarında yazılmıştır. Bu yazılar, yayımlandığı dönemde gerçekleştirilen "17-25 Aralık soruşturmaları"nı ve Hükûmet tarafından bu soruşturmalara gösterilen tepkileri konu almaktadır.
Başvurucu suça konu yazılarda özetle söz konusu soruşturmalar kapsamında isimleri geçen Hükûmet üyelerinin yargı önünde hesap vermeleri gerektiği, bu konuda Hükûmetin gerekenleri yapmaması nedeniyle Cumhurbaşkanı'nın ve iktidar partisi içindeki bazı kişilerin harekete geçmesinin uygun olacağı, Hükûmetin anılan soruşturmalara karşı gösterdiği tepkilerin haksız olduğu yönündeki görüşlerini dile getirmiştir. Başvurucu ayrıca anılan soruşturmaların FETÖ/PDY mensubu kişilerce bu yapılanmadan alınan talimat uyarınca yapıldığının tespit edilmesi hâlinde bu kişiler hakkında işlem yapılması gerektiğini, bununla birlikte "hizmet hareketi" olarak ifade ettiği yapılanmaya mensup olan herkesin hedef alınmasının hukuka uygun olmayacağını da belirtmiştir. Suçlamaya konu yazılarda Hükûmetin görevden zorla uzaklaştırılması gerektiği yönünde bir ifade yer almamaktadır. Aksine başvurucu, bu yazılarında iktidar partisinin oy kaybettiğine ve Hükûmetin seçim yoluyla değişeceğine dair öngörülerde bulunmuştur. Başvurucu darbe teşebbüsünden bir gün önceki yazısında da darbeye karşı olduğu yönündeki görüşlerini açıklamıştır.
Soruşturma makamları suçlamaya konu yazıların FETÖ/PDY'nin amaçları doğrultusunda yazıldığını ileri sürmektedir. Bu kapsamdaki iddia; kamuoyuna yansıyan bilgiler dikkate alındığında başvurucunun FETÖ/PDY'nin illegal bir yapılanma olduğunu bilmesi ve bu yapılanmanın silahlı kalkışmaya girişeceğini öngörmesi gerektiği, "17-25 Aralık soruşturmaları"na ve yapılanmaya ait olduğu belirtilen Zaman gazetesinin genel yayın yönetmeninin FETÖ/PDY kapsamında tutuklanmasına rağmen anılan gazetede yazı yazmaya devam ettiği hususlarına dayandırılmıştır.
Bununla birlikte başvurucunun aylarca ülke gündeminde yer alan güncel bir konuda kamuoyunun bir kısmının ve muhalefet liderlerinin dile getirdiklerine benzer görüşlere yer verdiği yazılarının FETÖ/PDY'nin amaçlarına hizmet etmek için yazıldığının kabulünü gerektiren nedenler tutuklama kararında veya iddianamede somut olgularla açıklanmamıştır. Başvurucunun bu görüşlerini Zaman gazetesinde yayımlanan yazılarında dile getirmiş olması da bu yazıların FETÖ/PDY'nin amaçları bilinerek ve bu amaçlar doğrultusunda kaleme alındığına dair -tek başına- yeterli bir olgu olarak değerlendirilemez.
Bu itibarla somut olayda "suç işlendiğine dair kuvvetli belirti"nin yeterince ortaya konulamadığı, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.
"Olağanüstü hâl" döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen Anayasa'nın 15. maddesinin de başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen güvencelere aykırı bu müdahaleyi meşru kılmadığı değerlendirilmiştir.
Açıklanan nedenlerle -Anayasa'nın 15. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde de- başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir.
İfade Özgürlüğünün İhlal Edildiğine İlişkin İddia
Anayasa'nın 26. maddesinde yer alan ifade özgürlüğü ile onun özel güvencelere bağlanmış şekli olan ve Anayasa'nın 28. maddesinde düzenlenmiş olan basın özgürlüğü, demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden ve toplumun ilerlemesi, her bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini oluşturmaktadır.
Demokratik toplumda taşıdığı öneme rağmen ifade ve basın özgürlükleri, mutlak nitelikte olmayıp Anayasa'nın 13. maddesinde belirtilen güvencelere uygun olmak kaydıyla birtakım sınırlamalara tabi tutulabilir. İfade ve basın özgürlüklerine yönelik bir müdahale Anayasa'nın 13. maddesinde düzenlenen temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin koşullara uygun olmadıkça Anayasa'nın 26. ve 28. maddelerinin ihlali sonucunu doğuracaktır. Bu nedenle sınırlamanın Anayasa'nın 13. maddesinde öngörülen ve somut başvuruya uygun düşen; kanun tarafından öngörülme, Anayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına dayanma, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir.
Şüphesiz demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olma ve ölçülülük yönünden kamu makamlarının belirli bir takdir aralığı bulunmaktadır. Bununla birlikte bu takdir yetkisinin kullanımı sonucu ifade ve basın özgürlüklerine müdahalede bulunulurken kamu makamlarının anılan hususlarda "ilgili ve yeterli" gerekçe göstermeleri zorunludur. Bu çerçevede yapılacak bir müdahalenin Anayasa'daki güvencelerle uyumlu olup olmadığı hususunda nihai değerlendirme ise Anayasa Mahkemesine aittir. Anayasa Mahkemesi bu değerlendirmeyi kamu makamlarının ve özellikle derece mahkemelerinin gösterdikleri gerekçeler üzerinden yapar.
Başvurucuya soruşturma mercilerince yöneltilen sorular ve hakkında verilen tutuklama kararının gerekçelerine bakıldığında başvurucu, esas olarak gazete yazıları nedeniyle suçlanmaktadır. Bu bağlamda başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin bu yazıların içeriğinden bağımsız olarak kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı yanında ifade ve basın özgürlüklerine yönelik de bir müdahale oluşturduğu anlaşılmaktadır.
Somut olayda bu müdahalenin kanunda öngörülmüş olması yönünden sorun bulunmamaktadır.
İfade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine ilişkin iddia yönünden müdahalenin kanun tarafından öngörülme koşulunu sağladığı görülmüştür.
Diğer taraftan millî güvenliğe aykırı faaliyetlerde bulunduğu ve darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanma olduğu belirtilen FETÖ/PDY'nin amaçları doğrultusunda yazılar yazdığı iddiasıyla başvurucu hakkında tutuklama tedbiri uygulanmış olup başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerine Anayasa'da belirtilen sebeplere bağlı olarak meşru amaçla müdahalede bulunulduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Müdahalenin ihlal oluşturmaması için sadece kanuni dayanağın ve meşru amacın bulunması yeterli değildir. Başvurucuya uygulanan tutuklama tedbirinin ifade ve basın özgürlüklerinin ihlalini oluşturup oluşturmadığının değerlendirilmesi için somut olayın demokratik toplum düzeninde gerekli olma ve ölçülülük koşulları yönünden de incelenmesi gerekir. Anayasa Mahkemesi bu incelemeyi tutuklama süreci ve tutuklama kararının gerekçesi üzerinden yapacaktır.
Tutuklamanın hukukiliğine ilişkin olarak yukarıda yapılan tespitler dikkate alındığında ve isnat edilen suçlamalara dayanak olarak gösterilen temel olgunun başvuruya konu yazılar olduğu gözetildiğinde hukukilik şartını sağlamayan tutuklama gibi ağır bir tedbir, ifade ve basın özgürlükleri bakımından demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü bir müdahale olarak kabul edilemez.
Ayrıca ifade ve basın özgürlüklerine müdahale eden tedbir, zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamalı ve başvurulabilecek en son çare niteliğinde olmalıdır. Bu koşulları taşımayan bir tedbir, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir tedbir olarak değerlendirilemez. Suça konu yazıların yayımlandığı dönemde kamuoyunun bir kesiminin dile getirdiklerine benzer görüşleri başvurucunun yazılarında ve konuşmalarında ifade etmesi nedeniyle hakkında tutuklama tedbirine başvurularak ifade ve basın özgürlüklerine müdahale edilmesinin hangi "zorlayıcı toplumsal ihtiyaç"tan kaynaklandığı ve demokratik toplum düzeninde neden gerekli olduğu somut olayın özelliklerinden ve tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamaktadır.
Öte yandan demokratik toplum düzeninde gerekli olma ve ölçülülük değerlendirmesi yapılırken ifade ve basın özgürlüklerine yapılan müdahalelerin başvurucular ve genel olarak basın üzerindeki muhtemel "caydırıcı etkisi" de dikkate alınmalıdır. Başvuru konusu olayda tutuklama gerekçelerinde, yayımlanan yazılar dışında herhangi bir somut olgu ortaya konulmadan başvurucunun tutuklanmış olmasının ifade ve basın özgürlüklerine yönelik caydırıcı bir etki doğurabileceği de açıktır.
Açıklanan nedenlerle suç işlediğine dair kuvvetli belirtiler ortaya konulmadan temelde yazılarına ve konuşmalara dayanılarak başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasının ifade ve basın özgürlüklerine ilişkin olarak olağan dönemde Anayasa'nın 26. ve 28. maddelerinde yer alan güvencelere aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.
"Olağanüstü hâl" döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen Anayasa'nın 15. maddesinin de bu müdahaleyi meşru kılmadığı değerlendirilmiştir.
Açıklanan nedenlerle -Anayasa'nın 15. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde de- başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar verilmiştir.
Kötü Muamele Yasağının İhlal Edildiğine İlişkin İddia Yönünden
Cezaevinde tutulan başvurucunun bazı sağlık sorunları bulunduğu ancak gerekli tıbbi kontrol ve tedavilerinin sağlandığı Ceza İnfaz Kurumunca sunulan bilgi ve belgelerden anlaşılmış ve somut olayın koşullarında tutulmanın kötü muamele oluşturmadığı sonucuna varılmıştır. Bu sebeplerle bu iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
Anayasa Mahkemesi Basın Duyurusu — 16 Mart 2018 (BB 10/18)
Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 15/3/2018 tarihinde, Şahin Alpay tarafından yapılan ikinci başvuruda (B. No: 2018/3007), aşağıda özetle belirtilen gerekçelerle Anayasa'nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ve başvurucunun tutukluluk durumunun sona erdirilmesi suretiyle ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için kararın Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
Anayasa’nın kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını güvence altına alan 19. maddesinin üçüncü fıkrasına göre tutuklamanın ön koşulu suç işlendiğine dair "kuvvetli belirti" bulunmasıdır. Bu nedenle tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasıyla yapılan bireysel başvurularda bu koşulun incelenmesi anayasal bir zorunluluktur. Anayasa Mahkemesinin buradaki incelemesi, yargılamanın muhtemel sonuçlarından bağımsız olarak tutuklamanın hukukiliğinin değerlendirilmesiyle sınırlıdır. Bu itibarla başvurucu hakkında verilen önceki ihlal kararının, ceza davasının esasına ilişkin bir değerlendirme içerdiği söylenemez.
Öte yandan Anayasa'nın 153. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesinin başvurucu hakkında verdiği ihlal kararının yargı organları dâhil herkes yönünden nihai ve bağlayıcı olduğu açıktır. Buna göre derece mahkemelerinin görevi, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerinin kapsamını değerlendirmek değil, Mahkemece tespit edilen ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmaktır.
Anayasa Mahkemesi önceki kararında ihlal sonucuna varırken suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin soruşturma makamlarınca yeterince ortaya konulmadığı tespitinde bulunmuştur. Anayasa Mahkemesinin bu nitelikteki ihlal kararları sonrasında derece mahkemelerinin, ön koşulunun bulunmadığı tespit edilen tutukluluğu sona erdirmeleri gerekir. Aksi takdirde ihlal ve sonuçları ortadan kaldırılmamış olur. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında değerlendirilmemiş olan yeni olgularla suç işlendiğine dair "kuvvetli belirti"nin ortaya konulabildiği oldukça istisnai durumlarda da ihlal kararının gereklerinin yerine getirildiği kabul edilebilir. Somut olayda ihlal kararı sonrasında derece mahkemelerince başvurucunun tutukluluk durumu sonlandırılmamış, yukarıda belirtilen istisnai hâlin varlığı da ortaya konulmamıştır.
Olaylar
15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan darbe teşebbüsü sonrasında, bu teşebbüsün arkasındaki yapılanma olduğu belirtilen Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasının (FETÖ/PDY) medyadaki örgütlenmesine yönelik olarak yürütülen bir soruşturma kapsamında başvurucu silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmıştır.
Başvurucu tarafından yapılan ilk bireysel başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 11/1/2018 tarihinde, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
Mahkeme başvurucunun tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasına ilişkin olarak Anayasa'nın 19. maddesi uyarınca tutuklamanın ön koşulu olan "suç işlendiğine dair kuvvetli belirti"nin soruşturma mercilerince yeterince ortaya konulamadığı sonucuna varmıştır. Mahkeme başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar verirken de esas olarak tutuklamanın hukuki olmadığı iddiası kapsamındaki tespitlerine dayanmıştır.
Bunun üzerine başvurucu tarafından yapılan tahliye talepleri ve bu talepler sonucunda verilen kararlara yönelik itirazlar derece mahkemelerince reddedilmiştir. Mahkemeler bu kararlarda temel olarak “Anayasa Mahkemesinin delilleri değerlendirip kanun yolunda gözetilmesi gereken hususları inceleyemeyeceği ve yerindelik denetimi yapamayacağı; davanın esasına girmesinin ‘görev gaspı’ niteliğinde bulunduğu; somut olayda yasal sınırların dışına çıkılarak verilen ihlal kararının kesin ve bağlayıcı olmadığı ve otomatik olarak tahliye sonucunu doğurmayacağı, aksini kabul etmenin mahkemelerin bağımsızlığı, mahkemelere emir ve talimat verilemeyeceği yönündeki düzenlemelere aykırı olduğu” gerekçelerine dayanmışlardır.
İhlal kararı sonrası tahliye talepleri kabul edilmeyen başvurucu 1/2/2018 tarihinde yeni bir bireysel başvuru yapmıştır.
İddialar
Başvurucu, Anayasa Mahkemesince verilen ihlal kararının derece mahkemelerince uygulanmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile diğer bazı hak ve hürriyetlerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
Mahkemenin Değerlendirmesi
Anayasa Mahkemesi bu iddia kapsamında özetle aşağıdaki değerlendirmeleri yapmıştır:
Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre herkes, Anayasa'da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve buna ek Türkiye'nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir.
Somut olayda Anayasa Mahkemesinin önceki kararına konu bireysel başvuruda başvurucu Anayasa'nın 19. maddesine aykırı olarak suç işlediğine dair kuvvetli belirti bulunmadan tutuklandığını ileri sürmüştür.
Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı Anayasa'nın 19. ve AİHS'in 5. maddelerinin ortak koruma alanındadır. Dolayısıyla tutuklama tedbiri nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabileceği ve Mahkemenin bu kapsamdaki başvuruları karara bağlayacağı hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır.
Anayasa Mahkemesi önceki kararında başvurucunun yukarıda belirtilen iddiasını Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında incelemiştir. Anılan maddede "Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler ... tutuklanabilir." denilmek suretiyle tutuklama tedbirine ilişkin anayasal güvencelerden birinin de suç işlendiğine dair "kuvvetli belirti" bulunması olduğu açıkça ifade edilmiştir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin "suç işlendiğine dair kuvvetli belirti"nin bulunup bulunmadığını incelemesi anayasal bir zorunluluktur.
Esasen her somut olayda -tutuklamanın ön koşulu olan- suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi öncelikle anılan tedbiri uygulayan yargı mercilerine aittir. Bununla birlikte yargı mercilerinin belirtilen hususlardaki değerlendirmesi Anayasa Mahkemesinin denetimine tabidir. Mahkeme bu husustaki denetimi, özellikle tutuklamaya ilişkin süreç ve tutuklama kararının gerekçeleri üzerinden yapar.
Anayasa Mahkemesi önceki kararında da yukarıda belirtilen kapsam ve yöntem doğrultusunda inceleme yapmıştır. Dolayısıyla bunun "kanun yolunda gözetilmesi gereken bir hususun incelenmesi" veya "yerindelik denetimi" olarak nitelendirilmesi mümkün değildir.
Ayrıca önceki kararda da ifade edildiği üzere Anayasa Mahkemesinin buradaki incelemesi, yargılamanın muhtemel sonuçlarından bağımsız olarak tutuklamanın hukukiliğinin değerlendirilmesiyle sınırlıdır. Bu itibarla anılan ihlal kararının, başvurucu hakkındaki ceza davasının esasına ilişkin bir değerlendirme içerdiği söylenemez.
Öte yandan Anayasa'nın 153. maddesinin birinci fıkrasına göre Anayasa Mahkemesi kararları kesindir. Anılan maddenin altıncı fıkrasına göre ise bu kararlar yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin başvurucu hakkında verdiği ihlal kararının nihai ve bağlayıcı olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Buna göre Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu ihlal kararları başka bir merci tarafından Anayasa'ya veya Kanun'a uygunluk yönünden denetlenemez. Başvurucunun tahliye taleplerini karara bağlayan derece mahkemelerinin aksi yöndeki değerlendirmelerinin anayasal veya yasal bir dayanağı bulunmamaktadır.
Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı verip 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesi uyarınca bu ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına hükmettiği durumlarda derece mahkemelerinin görevi, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerinin kapsamını değerlendirmek değil, Mahkemece tespit edilen ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmaktır. Bu zorunluluk, Anayasa'nın 138. maddesi anlamında mahkemelere verilmiş bir emir veya talimatın yerine getirilmesi değil, bir hukuk devletinde mahkemeye erişim hakkının hayata geçirilmesidir. Nitekim Anayasa'nın 153. maddesinin altıncı fıkrasında, 138. maddesinden farklı olarak, Anayasa Mahkemesi kararlarının yargı organları yönünden de bağlayıcı olduğu ifade edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi önceki kararında ihlal sonucuna varırken suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin soruşturma makamlarınca yeterince ortaya konulmadığı tespitinde bulunmuştur.
Anayasa Mahkemesinin bu nitelikteki ihlal kararları sonrasında derece mahkemelerinin, ön koşulunun bulunmadığı tespit edilen tutukluluğu sona erdirmeleri gerekir. Aksi takdirde ihlal ve sonuçları ortadan kaldırılmamış olur. Bununla birlikte daha önce tutuklama gerekçesi olarak gösterilmeyen, dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında değerlendirilmemiş olan yeni olgularla suç işlendiğine dair "kuvvetli belirti"nin ortaya konulabildiği oldukça istisnai durumlarda da ihlal kararının gereklerinin yerine getirildiği kabul edilebilir. Ancak derece mahkemelerinin bu husustaki takdir aralığı ilk tutuklamaya göre oldukça sınırlıdır. Böyle bir durumda "kuvvetli belirti"nin yeni olgularla ortaya konulup konulmadığı yönündeki nihai değerlendirme Anayasa Mahkemesine aittir.
Somut olayda Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı sonrasında derece mahkemelerince başvurucunun tutukluluk durumu sonlandırılmamış, yukarıda belirtilen istisnai hâlin varlığı da ortaya konulmamıştır.
Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin başvurucu hakkındaki kararda tespit ettiği ihlalin ve sonuçlarının derece mahkemelerince ortadan kaldırılmadığı anlaşılmaktadır.
Bu itibarla suç işlediğine dair "kuvvetli belirti"nin bulunmaması nedeniyle verilen ihlal kararına rağmen başvurucunun tutukluluğunun sonlandırılmamış olması Anayasa'nın 19. maddesinde yer alan güvencelere aykırıdır.
Sonuç olarak mahkemeye erişim hakkının sağladığı güvencelerle de bağdaşmayacak şekilde Anayasa Mahkemesinin tutukluluğa ilişkin ihlal kararının uygulanmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
Başvurucunun tutukluluk durumu hâlen devam etmektedir. İncelenen başvuruda tespit edilen ihlalin niteliği dikkate alındığında bu ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için başvurucunun tutukluluk durumunun sona erdirilmesi dışında bir imkân kalmadığı değerlendirilmiştir. Bu nedenle başvurucunun tutukluluk durumunun sona erdirilmesi suretiyle ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için kararın Mahkemesine gönderilmesi gerekir.
AİHM Basın Bildirisi — 23 Mart 2018 (Başvuru No. 16538/17)
20 Şubat 2018 tarihinde, Şahin Alpay / Türkiye davasının (başvuru no. 16538/17) kabul edilebilirlik ve esasa ilişkin olarak yapılan görüşmelerden sonra, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bugünkü daire kararını almıştır[1]:
Oyçokluğu ile (6’ya 1) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 5-1. maddesinin ihlal edildiğine (Özgürlük ve güvenlik hakkı)
Oyçokluğu ile (6’ya 1) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 maddesinin ihlal edildiğine (İfade özgürlüğü)
Oybirliği ile 5/4 maddesinin ihlal edilmediğine (tutukluluğun hukukiliğinin hızlı bir şekilde incelenme hakkı)
Anayasa Mahkemesi’nin 11 Ocak 2018 tarihinde, Anayasa’nın 19 § 3 maddesinin ihlal edildiğine dair açık ve net kararını vermesinden sonra, Mahkeme, 5 § 1 maddesi uyarınca, özellikle sayın Alpay’ın tutukluluğunun devam etmesini özgürlük ve güvenlik hakkının gerektirdiği şekilde “hukuki” ve “yasanın öngördüğü usule uygun” sayılamayacağını tespit etmiştir. Bu bağlamda, Mahkeme, özellikle üst anayasal yargı yetkisine sahip bir yargı organı tarafından verilen “nihai” ve “bağlayıcı” bir kararın ardından, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, sayın Alpay’ın serbest bırakılmasına yönelik başvurusunu reddetme gerekçelerinin Sözleşmenin 5 § 1 maddesindeki şartları karşılamadığını gözlemlemiştir. Mahkeme, bireysel başvurular hakkında nihai ve bağlayıcı kararlar vermesi için bir anayasa mahkemesine verilen yetkilerin başka bir mahkeme tarafından sorgulanması Sözleşmenin 5. maddesindeki korumanın özünde var olan ve keyfiliğe karşı garantilerin köşe taşı olan hukukun üstünlüğü ve hukuksal kesinliğin temel ilkelerine aykırı olduğunu tespit etmiştir.
Mahkeme, Sayın Alpay’ın, Anayasa Mahkemesi’nin kararından sonra bile, tutukluluk halinin devam ettirilmesinin Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun etkinliği konusunda ciddi şüpheler ortaya çıkarttığını vurgulamıştır. Bununla birlikte, Mahkeme, konuyla ilgili olarak, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkının özgürlüklerinden yoksun bırakılan kişilerin şikâyetleri konusunda etkin bir hukuk yolu oluşturduğuna ilişkin daha önceki içtihadından (Koçintar[1], § 44) ayrılma niyetinde değildir. Bununla beraber Mahkeme, ağır ceza mahkemeleri başta olmak üzere ilk derece mahkemelerinin Anayasa Mahkemesinin kararlarının gücüne ilişkin olarak ortaya koyduğu içtihatlarında meydana gelen son gelişmeler ışığında, Sözleşme’nin 5. maddesine dayanan davalarda Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru sisteminin etkinliğini inceleme hakkını saklı tutmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 46. maddesine (kararların bağlayıcılığı ve infazı ) göre, Mahkeme, Sayın Alpay’ın tutukluluk halinin mümkün olan en kısa sürede sona erdirilmesini sağlamanın taraf devletin sorumluluğunda olduğunu tespit etmiştir.
10. madde uyarınca, Mahkeme, sayın Alpay’ın görüşlerini açıklaması üzerine başlangıçtaki ve halen devam eden tutukluluğunun demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı bir müdahale olarak değerlendirilemeyecek sert bir tedbiri oluşturduğu tespitine ilişkin Anayasa Mahkemesinin ulaştığı sonuçtan farklı bir sonuca ulaşılacak bir nedenin bulunmadığına hükmetmiştir. Bu bağlamda, Mahkeme, hükümetin eleştirilmesinin ve ülke lideri tarafından ulusal çıkarları tehlikeye atmak olarak görülen bilginin yayınlanmasının, terör örgütüne mensup olma ya da terör örgütüne yardım etme, hükümeti ya da anayasal düzeni devirmeye teşebbüs etme ve terör propagandası yapmak gibi ciddi iddialarla suçlanmaması gerektiğine işaret etmiştir.
Anayasa Mahkemesindeki (16 ay ve üç gün) yargılama süresine ilişkin 5 § 4 maddesi kapsamındaki şikâyete ilişkin olarak, Mahkeme, özellikle davanın karmaşıklığı ve Anayasa Mahkemesinin iş yükü nedeniyle mevcut davadaki durumun istisnai olduğunu tespit etmiştir.
Mahkeme, tazminata karar vererek telafinin sağlanmasına ilişkin Anayasa Mahkemesinin yetkiye sahip olduğundan dolayı, Sözleşme’nin 5 § 1. maddesi uyarınca yaptığı şikâyete ilişkin olarak, tazminat alabilecek bir hukuk yolu bulunduğunu tespit ederek, Sözleşmenin 5 § 5 maddesindeki (yasadışı gözaltı için tazminat hakkı) şikâyeti oybirliğiyle reddetmiştir.
[1]Sözleşmenin 43 ve 44. maddeleri uyarınca, bu daire kararı kesin değildir. Tebliğini takip eden üç aylık dönemde taraflardan herhangi biri, davanın Büyük Daireye gönderilmesini talep edebilir. Böyle bir talepte bulunulursa, beş hâkimden oluşan kurul davanın daha fazla incelemeyi gerektirip gerektirmediğini değerlendirir. Bu durumda Büyük Daire davaya bakacak ve nihai bir karar verecektir. Büyük Daireye gönderme talebi reddedilirse, aynı gün daire kararı kesinleşecektir. Karar kesinleştikten sonra, infazının denetlenmesi için karar Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine iletilir. İnfaz süreci hakkında daha fazla bilgiyi burada bulabilirsiniz: www.coe.int/t/dghl/monitoring/execution.
[2]Koçintar /Turkey, Kararno. 77429/12, 1 Haziran 2014.
Başlıca Olaylar
Başvurucu, Şahin Alpay, 1944 doğumlu bir Türk vatandaşıdır. Halen İstanbul’da (Türkiye) tutuklu bulunmaktadır.
Sayın Alpay “Gülenci” ağının ana yayın organı olarak görülen ve 27 Temmuz 2016’da yayınlanan 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin kabul edilmesinin ardından kapatılan Zaman gazetesinde 2002 yılından beri çalışan bir gazetecidir. Ayrıca sayın Alpay İstanbul’da özel bir üniversitede karşılaştırmalı politika ve Türk siyasi tarihi konularında ders vermektedir.
27 Temmuz 2016 tarihinde, sayın Alpay, terör örgütü FETÖ/PDY (“Gülenci Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”) üyesi olduğu şüphesiyle evinde yakalanmış ve gözaltına alınmıştır. 30 Temmuz 2016 tarihinde, İstanbul 4. Sulh Ceza Mahkemesi’ne çıkartılmış ve söz konusu terör örgütüne destekleyen makalelerine dayanılarak hakkında tutuklama kararı verilmiştir. Sayın Alpay’ın serbest bırakılması için yapılan başvurular reddedilmiştir. 8 Eylül 2016 tarihinde Sayın Alpay, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
10 Nisan 2017’de İstanbul Cumhuriyet Savcısı, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine hitaben sayın Alpay’da dahil, FETÖ / PDY medya kanadının bir parçası olduklarından şüphelenilen bazı şahıslar hakkında, Ceza Kanunun 220 maddesinin 6. Paragrafı delaletiyle 309, 311 ve 312.maddeleri isnadıyla, anayasal düzeni, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümeti zorla ve şiddet kullanarak devirmeye teşebbüs etme ve üye olmamakla birlikte terör örgütü adına suç işlemek suçlamaları ile iddianame düzenlemiştir.
11 Ocak 2018’de Anayasa Mahkemesi, özgürlük ve güvenlik hakkı ile ifade ve basın özgürlüğü haklarının ihlal edildiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi’nin kararına rağmen, Sayın Alpay’ın karar sonrası yaptığı tahliye talebini İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi reddetmiştir.
Sayın Alpay hakkındaki ceza yargılaması halen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam etmektedir.
Şikâyetler, Usul ve Mahkeme’nin Oluşumu
Sayın Alpay, Sözleşmenin 5 § 1 ve 3(özgürlük ve güvenlik hakkı) maddelerine dayanarak, tutuklamanın ve tutukluluğunun uzatılmasının keyfi olduğundan ve suç işlediğine dair delil bulunmadığından bahisle şikâyetçi olmuştur. Ayrıca, Anayasa Mahkemesi’nin ihlal tespitine rağmen (11 Ocak 2018 tarihli kararında) tutuklu bulundurulmasına itiraz etmiştir. Buna ek olarak, tutukluluk süresinin uzun olduğunu ve tutuklama ve tutukluluğun uzatılmasına ilişkin yargı kararlarında yetersiz gerekçelere dayanıldığını öne sürerek şikâyetçi olmuştur.
Sayın Alpay, Sözleşmenin 5 § 4 maddesine dayanarak (tutukluluğun kanuna uygunluğunun hızlı bir şekilde gözden geçirilmesi hakkı), Anayasa Mahkemesindeki yargılama usulünün “hızlılık” koşullarını karşılamadığını öne sürmüştür.
Sözleşmenin 5 § 5 maddesi uyarınca (yasadışı gözaltı için tazminat hakkı), Sayın Alpay, tutuklanması nedeniyle maruz kaldığı zarar için tazminat alabileceği etkili bir başvuru yoluna erişemediğinden şikâyetçi olmuştur.
Sözleşmenin 10. maddesine (ifade özgürlüğü) dayanarak, Sayın Alpay ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur.
Sözleşmenin 18. maddesi uyarınca (haklarla ilgili kısıtlamaların sınırlandırılması), Sayın Alpay hükümetin yetkilileri hakkında kritik görüşler ifade ettiği için tutuklandığını iddia etmektedir.
Dava konusu başvuru, 28 Şubat 2017 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne sunulmuştur.
Karar, aşağıda isimleri yazılı bulunan yedi yargıçtan oluşan Daire tarafından verilmiştir.
Robert Spano (İzlanda), Başkan,Paul Lemmens (Belçika),LediBianku (Arnavutluk),NebojšaVučinić (Karadağ),Valeriu Griţco (Moldova Cumhuriyeti),Jon Fridrik Kjølbro (Danimarka) veErgin Ergül (Türkiye), Geçici (ad hoc) Yargıç,ve ayrıca Stanley Naismith, Yazı İşleri Müdürü
Mahkeme’nin Kararı — Madde 5 § 1 (Özgürlük ve Güvenlik Hakkı)
Mahkeme, aşağıdaki nedenlerden dolayı 5 § 1 maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
1. Anayasa Mahkemesi’nin Kararı
Anayasa Mahkemesi, 11 Ocak 2018 tarihli kararında, soruşturma makamlarının sayın Alpay’ın FETÖ / PDY’nin amaçları doğrultusunda hareket ettiğini gösteren olgusal temelleri ortaya koyamadıklarını belirterek sayın Alpay’ın tutuklanmasının Anayasa’nın 19. maddesinin 3. fıkrasına[1] aykırı olduğuna hükmetmiştir.
Soruşturma makamı tarafından sunulan delillere göre, Anayasa Mahkemesi Sayın Alpay’a isnat edilen suçu işlediğine dair güçlü belirtilerin bulunmadığına karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi’nin görüşüne göre, bu yüzden Alpay’ın özgürlüğünden mahrum bırakılması durumun kesin bir şekilde gerektirdiği ölçü ile orantısızdır. Anayasa Mahkemesinin sayın Alpay’ın özgürlüğünden mahrum bırakılmasının Sözleşme’nin 5. Maddesinin 1. Fıkrasına aykırılık oluşturduğu yönündeki tespitine Mahkeme katılmaktadır
2. Anayasa Mahkemesi’nin Kararını Takiben Serbest Bırakılma Talebi
Anayasa Mahkemesi Anayasa’nın 19 § 3 maddesinin ihlal edildiğini tespit etmesine rağmen, İstanbul 13. ve 14. Ağır Ceza Mahkemeleri, sayın Alpay’ı serbest bırakmamışlardır. Özellikle, 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin dava dosyasındaki delilleri değerlendirme yetkisine sahip olmadığını ve kararının hukuka uygun olmadığını ve yetki gaspı oluşturduğu tespiti yapmıştır.
Mahkeme, 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Anayasa Mahkemesi’nin dava dosyasındaki delilleri değerlendirmemesi gerektiği iddiasını kabul edemez. Aksi şekilde karar vermek Anayasa Mahkemesinin, sunulan delillerin özünü dikkate almadan sayın Alpay’ın ilk ve devam eden tutukluluğuna ilişkin şikâyetini incelemesi anlamına gelecektir.
Ayrıca, Anayasa Mahkemesi’nin kararından önce, Hükümet, Anayasa Mahkemesinde bireysel başvurusunun halen derdest olduğu için, iç hukuk yollarının tüketilmediğinden bahisle sayın Alpay’ın başvurusunu reddetmesini açıkça Mahkemeden talep etmiştir. Bu argüman, Hükümet’in Anayasa Mahkemesine bireysel başvurunun Sözleşme’nin 5. Maddesinin amaçları için etkili bir hukuk yolu olduğu görüşüne dayanmaktadır. Bu duruş Mahkemenin Koçintar/Türkiye [1] davasındaki kabulü ile de uyumludur. Buna göre, Mahkeme, hükümet tarafından öne sürülen bu argümanın ancak Anayasa Mahkemesi’nin, başvuranın tutukluluğunun Anayasayı ihlal ettiğine hükmetmesi, yetkili mahkemenin tutukluluğunu uzatmayı haklı kılacak yeni bir neden ve delil ileri sürülmedikçe, tutuklama konusunun onun serbest bırakılmasını gerektirdiğine karar vererek buna cevap vermesi halinde Türk hukukuna göre yorumlanabileceği sonucuna varmıştır. Ancak somut olayda 13. Ağır Ceza Mahkemesi hükümet tarafından Mahkeme önünde öne sürülen görüşten ayrılarak yerel hukuku yorumlayıp uygulayarak Anayasa Mahkemesinin 11 Ocak 2018 tarihli kararına müteakip sayın Alpay’ın tahliyesini reddetmiştir.
Mahkeme, ayrıca, anayasal en yüksek yargı otoritesinin verdiği “nihai” ve “bağlayıcı” bir kararı takiben İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Alpay’ın serbest bırakılmasına yönelik başvurusunu reddetme nedenlerini Sözleşmenin 5 § 1 maddesinin şartları bağlamında tatmin edici olarak görülemediğini gözlemlemiştir. Bir başka mahkemenin, bireysel başvurular hakkında nihai ve bağlayıcı karar verme yetkisi verilen bir Anayasa Mahkemesinin yetkisinin sorgulanması Sözleşmenin 5. Maddesindeki korumanın özünde olan ve keyfiliğe karşı garantilerin köşe taşı olan hukukun üstünlüğü ve hukuksal kesinliğin temel ilkelerine aykırıdır.
Böylece, Anayasa Mahkemesinin, gerekli işlemlerin yapılması için, kararını ağır ceza mahkemesine göndermesine rağmen, ağır ceza mahkemesi sayın Alpay’ın tahliyesini reddederek Anayasa Mahkemesine direnmesi ile Anayasa Mahkemesi tarafından tespit edilen hak ihlali telafi edilememiştir. Mahkeme ayrıca, dava dosyasında Anayasa Mahkemesi’nin kararının ardından tutukluluğun temelinin değiştiğini gösteren yeni bir gerekçe veya delil ortaya konulmadığını gözlemlemiştir. Bu bağlamda, Hükümetin sayın Alpay aleyhindeki kuvvetli şüpheyi haklı kılan İstanbul 13.Ağır Ceza Mahkemesinin önündeki delillerin Anayasa Mahkemesinin incelediği delillerden farklı olduğunu ispatlayamaması özellikle not edilmiştir.
Bu yüzden Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin Anayasa’nın 19 § 3 maddesinin ihlal edildiğine dair açık ve net bir karar vermesinden sonra, Alpay’ın devam eden tutukluluğunun, “hukuki” ve özgürlük ve güvenlik hakkının gerektirdiği “yasa tarafından öngörülmüş usule uygun ” olarak kabul edilemeyeceğine karar vermiştir.
3. Türkiye Tarafından Askıya Alma Bildirimi (Derogasyon)
Mahkeme, Türkiye tarafından yapılan askıya alma (derogasyon) bildiriminin, Sözleşme’nin 15. maddesinin 3. paragrafında belirtilen resmi gereklilikleri yerine getirdiğini kabul etmiştir. Şöyle ki Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği Sözleşmeye çekince (deregasyon) yoluyla alınan önlemlerden tam olarak bilgilendirilmiştir. Sözleşme’nin 15. Maddesine göre, herhangi bir Yüksek Sözleşmeci Tarafın, savaş zamanında veya ulusun hayatını tehdit eden olağanüstü durumlarda, 2. paragrafta sayılanlar dışında, tedbirlerin durumun gereklilikleriyle sıkı bir şekilde orantılı olması ve uluslararası hukuktan doğan diğer yükümlülüklerle çelişmesi koşuluyla Sözleşme kapsamındaki yükümlülüklerinden sapan önlemler alma hakkı olduğu yinelenmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin, olağanüstü hal ilanına yol açan olayları anayasal bir perspektiften inceleyerek, askeri darbe girişiminin ulusun hayatı ve varoluşuna karşı ciddi bir tehdit oluşturduğu sonucuna vardığı hususu gözlemlenmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin tespitleri ve elindeki diğer tüm materyaller ışığında, Mahkeme benzer şekilde, askeri darbe girişiminin, Sözleşme’nin anlamı içinde “ulusun yaşamını tehdit eden bir olağanüstü hali” ortaya çıkardığını belirtmiştir.
Mevcut davada alınan tedbirlerin durumun gerektirdiği ölçüde olup olmadığına ilişkin olarak, Mahkeme, Sözleşme’nin 15. Maddesi ve Türkiye tarafından yapılan askıya alma (derogasyon) göz önüne alınarak, Anayasa Mahkemesi’nin de tespit ettiği gibi, makul şüphe bulunmaması nedeniyle hukuki olmayan ve yasa tarafından öngörülen usule uygun olmayan tutuklamanın durumun gerektirdiği ölçüde olduğunun söylenemeyeceğine karar vermiştir.
4. Bireysel Başvuru Yolunun Etkinliği
Mahkeme, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararlar sonucunda, Anayasa Mahkemesinin kararından sonra bile, sayın Alpay’ın tutukluluğunun devam etmesinin, tutuklama ile ilgili davalarda Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun etkililiği konusunda ciddi şüpheler doğurduğunu vurgulamaktadır. Bununla birlikte, şimdiki halde, Mahkeme, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma hakkının Anayasa’nın 19. Maddesi uyarınca özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin şikâyetleri konusunda etkili bir hukuk yolu oluşturduğuna ilişkin önceki tespitinden ayrılma niyetinde değildir (Koçintar, § 44). Bununla birlikte, başta Anayasa Mahkemesi kararlarının yetkisine ilişkin olarak ağır ceza mahkemeleri olmak üzere özellikle ilk derece mahkemelerinin içtihadında meydana gelen gelişmeler ışığında, Sözleşme’nin 5. maddesine dayanan davalarla ilgili olarak, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru sisteminin etkinliğini inceleme hakkı saklı tutulmuştur. Bu açıdan, Hükümet’in bu hukuk yolunun hem teoride hem de uygulamada etkili olduğunu kanıtlaması gerekir.
Madde 5 § 3 — Yetersiz Gerekçe İddiası
Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası uyarınca yaptığı tespitler ışığında, bu şikâyetin incelenmesine gerek olmadığına karar vermiştir.
Madde 5 § 4 — Hızlı Yargısal Denetim İddiası
Mahkeme, Anayasa Mahkemesi önündeki 16 ay ve üç günlük sürenin, olağan bir durumda “hızlı” olarak nitelendirilememesine rağmen, davanın özel koşullarında, Sözleşme’nin 5 § 4. maddesinin ihlal edilmediğine hükmetmiştir. İlk olarak Mahkeme, iş bu davanın karmaşık olduğunu, askerî darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal koşullarında özgürlük ve güvenlik hakkı ve ifade özgürlüğü ile ilgili yeni ve karmaşık konuları gündeme getiren ilklerden biri olduğunu gözlemlemiştir. İkinci olarak, Anayasa Mahkemesinin olağanüstü hal ilanından sonraki iş yükünü nazara alarak, Mahkeme bunun istisnai bir durum olduğunu tespit etmiştir. Ancak, bu sonucun Anayasa Mahkemesinin benzer şikâyetlere bakarken sınırsız bir yetkiye (carteblanche) sahip olduğu anlamına gelmediğine işaret etmektedir. Sözleşmenin 19. maddesi uyarınca, Mahkeme, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunduktan sonra, tutuklanmalarının hukukiliğine ilişkin hızlı bir yargı kararı alamadıklarını iddia eden diğer başvuranlar tarafından sunulan şikâyetler konusunda nihai denetim yetkisini saklı tutmaktadır.
Madde 5 § 5 — Hukuka Aykırı Gözaltı İçin Tazminat Hakkı
Sayın Alpay, tutukluluğu nedeniyle maruz kaldığı zarar için tazminat alabileceği etkili bir hukuk yolu bulunmadığından şikâyetçi olmuştur.
Mahkeme oybirliği ile Sözleşme’nin 5 § 1. Maddesi ile ilgili olarak açıkça temelden yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 5. Maddesinin 4. Fıkrası ile ilgili, Sözleşmenin maddeleri ile konu bakımından bağdaşmadığı (rationemateriae) tespitleri ile bu şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
Mahkeme, Sayın Alpay’ın, Anayasa Mahkemesi’nin tazminat ödeme şeklinde telafiye karar verme yetkisi bulunduğundan dolayı, Sözleşme’nin 5 § 1. maddesi kapsamında yaptığı şikâyet nedeniyle tazminat alabileceği bir hukuk yoluna sahip olduğuna hükmetmiştir. Aslında, Anayasa Mahkemesi, Sayın. Alpay’ın davasıyla aynı günde, tutuklu olan başka bir gazeteci ile ilgili tespit ettiği ihlal nedeniyle tazminata hükmettiği bir karar vermiştir. (başvuru no. 2016 / 23672)
Madde 10 — İfade Özgürlüğü
Mahkeme ilk olarak, Anayasa Mahkemesi’nin 11 Ocak 2018 tarihli kararının ışığında, Alpay’ın tutukluluğunun ifade özgürlüğü hakkına bir “müdahale” teşkil ettiğine, müdahalenin, Ceza Kanunu’nun ve Ceza Muhakemesi Kanununun ilgili hükümleri tarafından öngörüldüğüne ve kamu düzenini sağlamave suçun önlenmesi meşru amaçlarına matuf olduğuna karar vermiştir.
Daha sonra, sayın Alpay’ın görüşlerini açıklaması nedeniyle başlangıçtaki ve devam eden tutukluluğunun, Anayasa’nın 26 ve 28’inci maddelerinin amaçları doğrultusunda demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı bir müdahale sayılamayacak sert bir tedbiri oluşturduğu tespitine ilişkin Anayasa Mahkemesi tarafından ulaşılan sonuçtan farklı bir sonuca ulaşmak için bir neden görmemektedir. Söz konusu yargıçların, Alpay’ın özgürlüğünden mahrum bırakılmasının acil bir sosyal ihtiyacı karşıladığını göstermedikleri, Anayasa Mahkemesi şahsın tutukluluğunun makaleleri dışında herhangi bir somut delile dayanmadığına karar verdiği, İfade ve basın özgürlüğü ve basın üzerinde caydırıcı etkiye sahip olduğu saptanmıştır. Mahkeme ayrıca, AİHS’nin 5 § 1 maddesi uyarınca kendi kararına atıfta bulunmuştur.
Önceden açılan davaları çevreleyen koşullar, özellikle de askeri darbe girişiminin ardından Türkiye’nin karşılaştığı güçlükler göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme, demokrasinin başlıca özelliklerinden birinin, kamuoyunda tartışma yoluyla sorunların çözümlenmesi imkânı sağlanması gerektiğini belirtmiştir. Mahkeme pek çok kararında demokrasinin, ifade özgürlüğünün üzerinde yükseleceğini vurgulamıştır. Bu bağlamda, “ulusun yaşamını tehdit eden olağanüstü hal” demokratik toplum kavramının özünde yer alan politik tartışma özgürlüğünü sınırlandırmak için bir bahane olarak kullanılmamalıdır. Mahkemenin görüşüne göre, olağanüstü bir durumda bile -Anayasa Mahkemesinin de belirttiği gibi, temel hakları garanti ederek normal rejimi yeniden tesis etme amacında yasal bir rejimdir – akit devletler, alınacak her türlü tedbirin, demokratik düzeni bu düzene yönelik tehditlerden koruma amacı gütmesi gerektiği ve demokratik bir toplumun çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik gibi değerlerini korumak için her türlü çabanın gösterilmesi gerektiğini unutmamalıdır. Dahası, hükümetlerin eleştirilmesi ve bir ülke liderleri tarafından ulusal çıkarları tehlikeye atmak olarak sayılan bir bilginin yayımlanması bir terör örgütüne üye olmak ya da ona yardım etmek, hükümeti ya da anayasal düzeni devirmeye teşebbüs etmek ya da terör propagandası yapmak gibi ciddi suçlamalara sebebiyet vermemelidir. Bu tür ciddi suçlamaların bulunduğu durumlarda bile, yargılama sürecindeki tutuklama diğer tüm tedbirlerin yargılamanın düzgün şekilde yürütülmesini tam olarak sağlamadığı ispatlandığı takdirde son çare olarak ve istisnai bir tedbir olarak kullanılmalıdır. Aksi takdirde ulusal mahkemelerin yorumu kabul edilemez.Son olarak, eleştirel görüşlerini açıklayan kimselerin tutuklanması hem tutuklular için hem de toplumun bütünü için bir dizi olumsuz etki oluşturmuş, özgürlükten yoksun bırakma sonucu doğuran tedbirlerin uygulanması, mevcut davada olduğu gibi, muhaliflerin sesini kısarak ve sivil toplumun gözünü korkutarak ifade özgürlüğü üzerinde kaçınılmaz olarak caydırıcı etkiye (chilling effect) neden olmaktadır ve bu tür caydırıcı etki tutuklunun daha sonra beraat etmesi halinde dahi ortaya çıkabilecektir.
Mahkeme, Türkiye’nin askıya alma bildirimine (derogasyon) ilişkin olarak, Sözleşmenin 5 § 1. Maddesi ile bağlantılı olarak 15. Maddenin uygulanmasına ilişkin değerlendirmesinden ayrılma konusunda güçlü bir neden bulunmadığından, ulaştığı sonuçlarının 10. Maddesi kapsamında yapılan incelenme bağlamında da geçerli olduğuna karar vermiştir.
Mahkeme bu nedenle Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
Madde 18 — Haklarla İlgili Kısıtlamaların Sınırlandırılması
Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 1 ve 10. Maddesi uyarınca ulaştığı tüm sonuçları dikkate alarak, bu şikâyeti ayrıca incelemeyi gerekli görmemiştir.
Madde 46 — Bağlayıcı Etki ve Kararın İnfazı
Mahkeme, sayın Alpay’ın tutukluluğunun devamının, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlalinin devam etmesine ve Sözleşmenin 46 § 1. maddesi uyarınca Mahkeme’nin kararına uyma konusundaki davalı devletin yükümlülüklerinin bir ihlaline yol açacağına hükmetmiştir. Mahkeme, sayın Alpay’ın tutukluluğunun mümkün olan en kısa sürede sona ermesini sağlamanın davalı devletin sorumluluğunda olduğuna hükmetmiştir.
Madde 41 Adil Tazminat Mahkeme, Türkiye’nin sayın Alpay’a manevi tazminat olarak 21,500 Avro ödemesini kararlaştırmıştır.
Ayrık GörüşlerYargıç Spano’ya katılan yargıçlar Bianku, Vučinić, Lemmens ve Griţcomutabakat şerhlerini bildirmişlerdir. Hâkim Ergül kısmi muhalefet şerhi bildirmiştir. Bu görüşler karara eklenmiştir.
AİHM İkinci Dairesi’nin İfade Özgürlüğü Kararı Üzerine Özetim
Bilindiği gibi, avukatlarım aracılığıyla, 2017 yılı Şubat ayı sonunda AİHM’ne bireysel başvuru yapmıştım. AYM’nin 11.01.2018 ve 15.03.2018 günlü kararlarına uygun biçimde, AİHM de 20.03.2018 günlü kararıyla, hakkımdaki ceza soruşturması içindeki tutuklama tedbirinin haksızlığını belirleyerek AİHS md 5 ile düzenlenen kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkımın yanı sıra AİHS md 10 ile düzenlenen ifade özgürlüğümün de ihlal edildiğine karar vermiştir.
Bu başvurum ile ilgili olarak sunulan Hükümet yanıtında, hakkımdaki ceza konusunun “gazetecilik faaliyetleri ile alakalı olmadığı” ileri sürülmüştür. Hükümete göre, hakkımdaki müdahale, “milli güvenliğin korunması ile düzensizlik ve suçun önlenmesi” amaçlarına yönelik olup, AİHS md 10/2’de öngörülen amaçlardan bazılarını hedeflemektedir. Bu müdahale, demokratik bir toplumda gerekli sayılmalıdır. Çünkü demokratik sistemlerde terör örgütlerinin ellerindeki olanakları kullanarak amaçlarına ulaşmak için görünürde yasal yapılar kurabildikleri görülmektedir. Bu yapıların içindeki kişilerin faaliyetlerinin, mesleki faaliyet ile ilgili olduğunu söylemek mümkün değildir. FETÖ/PDY hukuksallık maskesi altında faaliyetlerini yürüten karmaşık ve kendine özgü bir terör örgütü olduğundan, FETÖ/PDY’nin medya kanadı öncelikle kamuoyunu manipüle ederek örgüt faaliyetlerini meşrulaştırma ile ilgilenmektedir. Bu iddiaları ileri süren Hükümet, şahsımın da bu mahiyette bir soruşturma nedeni ile tutuklandığına vurgu yapmıştır. Hak ve özgürlüklerin diğer hak ve özgürlükleri tahrip edecek şekilde kullanılamayacağını belirten Hükümet, yazılarımın “rencide edici” nitelik taşıdığını, “silahlı bir terör örgütünü teşvik ettiğini”, “şiddete teşvik” oluşturduğunu iddia edip, medyanın temel hak ve özgürlüklerin tahrip edici bir aracı olarak kullanılmasının hoş görülemeyeceğini hatırlatarak, hakkımdaki müdahalenin demokratik bir toplumda orantılı ve zorunlu olduğunu bildirmiştir.
Bu iddia ve yorumlara verdiğimiz yanıtta, soruşturmada hakkımda ileri sürülen iddiaların herhangi bir delile dayandırılamadığına dikkat çekerek, “somut bir kanıt olmaksızın tutulmamın” ifade özgürlüğüne gayrimeşru bir müdahale olduğu bildirilmiştir.
Nitekim, davamıza üçüncü taraf olarak müdahalede bulunan uluslararası insan hakları kuruluşları da, başvurumuzun haklılığına dikkat çekmişlerdir. Örneğin;
*İnsan Hakları Komiseri, temel olarak 2016 yılı Nisan ve Eylül aylarındaki Türkiye ziyaretlerindeki bulgularına göre, Türkiye’de ifade ve medya özgürlüğü ihlallerinin yaygın olduğunu tekrarlayarak vurgulamıştır. Türk savcı ve mahkemelerinin terörle mücadele yasasını fazlasıyla geniş yorumladıkları konusundaki görüşünü dile getirmiş, muhalif görüş veya eleştiri ifade eden birçok gazeteci hiçbir somut delil olmaksızın yalnızca gazetecilik faaliyetleri sebebiyle tutuklandığının saptandığını belirtmiş, buna bağlı olarak da Hükümetin gazeteciler hakkındaki ceza yargılamalarının “mesleki faaliyetleri ile ilişiksiz olduğu” iddiasını inandırıcılık taşımadığını ileri sürmüş, bu görüşünün dayanağı olarak da “soruşturma dosyalarının yalnızca mesleki faaliyetleri ile ilgili olması dolayısıyla somut delilden yoksun olmasını” göstermiş, darbe girişiminin ya da terör örgütlerinin sunduğu tehlikelerin; medya özgürlüğüne karşı sözkonusu müdahaleleri meşrulaştıramayacağını bildirmiştir.
*Özel raportör, terörle mücadele mevzuatının Türkiye’de hükümet politikalarını eleştiren gazetecilere karşı uzun süredir kullanıldığını, OHAL ilanından sonra ifade özgürlüğü hakkının daha da zayıfladığını belirtip istatistiki bilgiler vermiş, bir hakka yapılan müdahalenin iç hukukta temelinin olmasının yeterli olmadığını, hukukun niteliğine de dikkat edilmesi gerektiğini, ilgili kişilerin kendi somut olaylarında hukukun doğurabileceği sonuçları öngörebilmesinin ve iç hukukun ifade özgürlüğüne keyfi müdahaleleri engelleyici tedbirlerin alınmasının da sağlanması gerektiğini bildirmiş, gazetecilerin soruşturulması ve tutuklanmaları yolu ile ulusal makamların “terörle mücadele bahanesi altında” geniş çaplı ve keyfi bir biçimde ifade özgürlüğünü bastırdıklarını ileri sürmüştür.
*Müdahil sivil toplum kuruluşları; askeri darbe girişiminden sonra medya özgürlüğü kısıtlamalarının belirgin bir şekilde daha çok telaffuz edildiğini ve yaygın hale geldiğini bildirmiş, demokratik toplumlarda medyanın oynadığı önemli role vurgu yaparak, kamu yararı ile ilgilenmeleri nedeniyle gazetecilerin sıklıkla tutuklandığını belirtmiş, gazetecilerin tutuklanmasını içeren tedbirlere keyfi bir biçimde başvurulmasından şikâyetçi olarak, “terör şiddetine teşvik oluşturmayan görüş bildiren gazetecileri tutuklamanın gazetecinin ifade özgürlüğü hakkına gayrimeşru müdahale olduğunu” iddia etmişlerdir.
AİHM, tarafların iddialarını değerlendirirken müdahil üçüncü kişilerin sunduğu bilgilere büyük değer vermiştir. Bu noktada, ülkemizde, Terörle Mücadele Kanunu’nun savcılar ve mahkemeler tarafından yorumlanması ile ilgili olarak yaşanan genel bir sorun olduğu ve gazetecilerin kamu yararına ilişkin konular ile ilgilenmeleri halinde tutukluluk gibi şiddetli tedbirlere maruz kaldıkları yönündeki nesnel gözlemlere dayalı saptamaların belirleyici olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü, AİHM, 20.03.2018 günlü kararında (paragraf 179) şöyle denmektedir: “ifade edilen görüşlerin şiddete teşvik teşkil etmediği hallerde – başka bir ifade ile ifade edilen görüşler şiddet içerikli eylemlere veya kanlı intikamlara başvurmayı savunmuyorsa, terörist eylemlerin emrini bu eylemlerin savunucularının amaçları doğrultusunda meşrulaştırmıyorsa ve bazı kişilere karşı köklü ve mantıksız bir nefret aşılayarak şiddeti teşvik edebilecek şekilde yorumlanabilecek ise – Taraf Devletler toprak bütünlüğünün veya milli güvenliğin korunması veya düzensizlik ve suçun engellenmesi olmak üzere madde 10 § 2’de sayılan amaçlara atfen olsa dahi, kamunun kendileri tarafından bilgilendirilmesi hakkını kısıtlayamaz (bkz Sürek v. Türkiye (no. 4) [GC], no. 24762/94, § 60, 8 Temmuz 1999, ve Şık, yukarıda alıntılanmıştır, § 85).”
AİHM, hakkımdaki kararında (paragraf 64 ve 180), “15.07.2016 günü yaşanan darbe girişiminin ve diğer terörist eylemlerin ülkemizde demokrasiye yönelik olarak ciddi bir tehdit oluşturduğunu” kabul ederek, AYM’nin ilgili kararlarına göndermede bulunarak önemli değerlendirmeler yapmıştır. AİHM kararında (paragraf 64) ve AYM’nin ilgili (iki eski AYM üyesinin işten çıkarılması hakkındaki 04.08.2016 günlü, 2016/12 sayılı ve Aydın Yavuz ve Diğerlerinin başvurusu hakkındaki 20.06.2017 günlü ve 2016/22169 sayılı) kararlarında belirtilen şu değerlendirmelere aynen katıldığımın bilinmesini isterim:“… Askeri darbe girişimi, hem hâkimiyeti kayıtsız ve şartsız olarak yetkili organlar aracılığıyla kullanan millete, hem de hiçbir birey ve kişinin Anayasa’dan doğmayan bir Devlet yetkisini kullanamayacağına dair anayasal ilkelere ve de demokrasi ilkelerine, hukuk ve insan hakları kurallarına karşı açık ve ciddi bir saldırı oluşturmaktadır. Askeri darbe girişimi, demokratik anayasal düzene ve insan haklarına yönelen tehditlerin ciddiyetinin somut bir örneği olmuştur. Bir askeri darbenin yarattığı tehdidin ciddiyetini değerlendirmek için, darbe girişiminin engellenmemiş olması halinde ortaya çıkabilecek risklerin de değerlendirilmesi gerekmektedir. Darbe girişiminin, Türkiye’nin çok sayıda terör örgütünün şiddetli saldırısı altında olduğu bir zamanda gerçekleşmesi, ülkeyi daha da savunmasız kılmış ve milletin yaşam ile varlığına yönelik tehdidin ciddiyetini önemli ölçüde artırmıştır. Bazı durumlarda Devletin demokratik anayasal düzenine, temel haklara ve ulusal güvenliğine yönelen tehditleri sıradan idari prosedürlerle ortadan kaldırmanın mümkün olamayabilir. Dolayısıyla, bu tür tehditler ortadan kaldırılıncaya kadar olağanüstü hal gibi olağanüstü idari prosedürler uygulamak gerekebilir. Olağanüstü hal, aynı zamanda temel haklara herhangi bir müdahalenin öngörülebilir olduğu ve amacın temel hakları korumak için normal rejimi iyileştirmek olduğu geçici bir yasal rejimdir.”
AİHM kararında (paragraf 180) yapılan demokrasi tanımına katıldığım gibi, ifade özgürlüğüne verilen öneme de aynı biçimde inanmaktayım: “Demokrasinin esas niteliklerinden biri, sorunları toplumsal müzakere ile çözebilme olanağını sunmasıdır ve demokrasiler ifade özgürlüğü ile gelişir.” (bkz. başka yetkili makamlar ile birlikte, Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri v. Türkiye, 30 Ocak 1998, § 57, Karar Raporları ve Kararlar 1998I; Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano v. İtalya [GC], no. 38433/09, § 129, AİHM 2012; veDemokratik Toplum Partisi (DTP) ve Diğerleri v. Türkiye, nos. 3840/10 ve diğer 6, § 74, 12 Ocak 2016). Bu kapsamda, “ulusun varlığını tehdit eden bir tehlike hali” varlığında, bunun siyasi müzakere özgürlüğünü sınırlandırmanın mazereti olarak değerlendirilmemesi gerekmektedir ki bu da demokratik toplum anlayışının temelinde yatmaktadır. … Anayasa Mahkemesi’nin de belirttiği üzere temel hakları temin ederek olağan rejimi yeniden tesis etme amacı taşıyan olağanüstü hallerin varlığında dahi, Taraf Devletler alınan tedbirlerin demokratik düzeni, buna karşı tehditlerden koruma amacı gütmesi ve her adımın çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik gibi demokratik toplum değerlerini koruma amacı ile atılması gerektiğini söz önünde bulundurmalıdır.”
AİHM, aynı kararında (paragraf 181), “hükümetlerin eleştirilmesinin ve ülke liderleri tarafından milli çıkarları tehlikeye atacak biçimde değerlendirilen bilgilerin paylaşılmasının, terör örgütüne üyelik veya bu örgütlere yardım ve yataklık etme, hükümeti veya anayasal düzeni devirme veya terör propagandası yayma gibi özellikle ağır suçlar ile ilgili cezai suçlamaları doğurmaması gerektiği” yönündeki kanaatini bir kez daha yinelemektedir.
AİHM, aynı kararında (paragraf 182), “eleştirel görüş ifade eden herhangi bir kişinin, ‘yargılama süresinde tutulmasının’ hem tutulanlar hem de toplumun geneli için çeşitli olumsuz etkiler doğuracağını” kabul etmesine bağlı olarak, şahsımın somut durumunda olduğu gibi, “kişiyi hürriyetinden yoksun bırakan tedbir uygulanmasının, sivil toplum üzerinde göz korkutucu ve karşıt görüşleri susturucu biçimde, ifade özgürlüğüne karşı ‘caydırıcı’ etki doğurmasının kaçınılmaz olduğunu, tutulanın devamında beraat etmesi halinde dahi bu türden bir caydırıcı etkinin var olacağını” belirtmiştir (bkz. Şık, § 83).
Aynı kararda (paragraf 183), Türkiye’nin yükümlülüklerinin azaltılmasına ilişkin olarak Mahkeme, AİHS md 5/1 konusunda AİHS md 15’in uygulanması ile ilgili değerlendirmesinden ayrılmak için kuvvetli sebeplerin mevcut olmamasına bağlı olarak, AİHS md 10 bakımından da aynı sonuca varmış ve ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna varmıştır (paragraf 184).
16 Mart 2018 — Tahliye Kararı
Anayasa Mahkemesi tutukluluğuma son verilmesi için ikinci kez karar verdi. 13. Ağır Ceza bu kez oybirliğiyle karara uydu ve ev hapsine tabi olma şartıyla tahliyeme karar verdi.
17 Mart 2018 — Ev Hapsiyle Tahliye
Anayasa Mahkemesi'nin tutukluluğuma son verilmesi için aldığı ikinci karar üzerine ev hapsine tabi olarak tahliye oldum.
17 Nisan 2018 — Ev Hapsinin Kaldırılması Başvurusu
Ev hapsinin kaldırılması için Anayasa Mahkemesi'ne başvurduk.
11 Mayıs 2018 — Ev Hapsinin Kaldırılması
13. Ağır Ceza Mahkemesi her pazar polis karakoluna imza verme koşuluyla ev hapsini kaldırdı. Her defasında mahkemeden izin almak koşuluyla doktor ziyaretlerinde bulunabildim.
6 Temmuz 2018 — Mahkûmiyet Kararı
13. Ağır Ceza Mahkemesi "silahlı terör örgütüne üye" olduğum gerekçesiyle, temyiz yolu açık olmak koşuluyla 8 yıl 9 ay hapis cezası verdi; haftada bir karakola imza şartını kaldırdı. İlk kez tam serbest kaldım.
24 Eylül 2020 — Yargıtay’ın Bozma Kararı
YARGITAY 16'ncı Ceza Dairesi, Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) kapatılan yayın organı Zaman Gazetesi'nin yazarlarından tutuksuz sanıklar Şahin Alpay ve Ali Bulaç ile tutuklu sanık Mümtazer Türköne'ye 'silahlı terör örgütü üyeliği' suçundan verilen hapis cezalarını 'eksik inceleme' nedeniyle bozdu.
Zaman Gazetesi eski yazarları hakkındaki davada İstanbul 13'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'nde Mümtazer Türköne ve tamamlayan Yargıtay 16'ncı Ceza Dairesi, Ali Bulaç, Şahin Alpay ve Mümtazer Türköne hakkındaki hükümleri 'eksik inceleme' nedeniyle bozdu.
Sanıkların eylemlerinin mevcut dosya durumuna göre 'örgüte yardım' suçunu oluşturduğu, dosyadaki eksik incelemeler tutuksuz yargılanan Şahin Alpay, Ali Bulaç 'silahlı terör örgütü üyeliği' suçundan hapis cezası aldı. Kararın temyiz incelemesini tamamlandıktan sonra karar verilmesi gerektiği belirtildi. Tutuklu sanık Türköne'nin, tutuklu bulunduğu süre dikkate alınarak tahliyesine karar verildi.
7 Ocak 2021 — Anayasa Mahkemesi’nden Tazminat Kararı
Anayasa Mahkemesi tahliye olduktan sonra ev hapsine tabi tutulduğum gerekçesiyle yaptığımız başvuruyu yerinde buldu ve hükümeti tarafıma 20 bin lira tazminat ödemeye mahkûm etti.
Kararda şöyle deniyordu: “Kuvvetli suç belirtisinin olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği durumlarda, mahkemelerin tutukluluğu sona erdirmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde ihlal ve sonuçları ortadan kaldırılmamış olur. Derece mahkemelerinin bu konudaki takdir aralığı ilk tutuklamaya göre oldukça sınırlıdır. Böyle bir durumda kuvvetli belirtilerin ortaya konulup konulmadığı yönündeki nihai değerlendirme Anayasa Mahkemesi’ne aittir. Somut olayda konutu terk etmeme kararı verilerek, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına müdahaleye devam edilmiştir. Yeni delillerin bulunduğu gibi bir gerekçe bulunmamaktadır. İhlal, derece mahkemelerince ortadan kaldırılmamıştır. Suç işlediğine dair kuvvetli şüphe bulunmamasına rağmen özgürlükten yoksun bırakılmasının sonlandırılmamış olması, anayasadaki güvencelere aykırıdır. Bu nedenle Alpay’ın kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir.” Kararda, Alpay hakkındaki konutu terk etmeme yaptırımının daha sonra kaldırıldığı da anımsatıldı. Ancak bu şekilde geçirdiği yaklaşık 2 aylık süre nedeniyle Alpay’a, 20 bin TL tazminat ödenmesine karar verildi."
13 Nisan 2021 — Yeniden Yargılamaya Başlandı
Kapatılan Zaman gazetesinin eski yazarları Mümtazer Türköne, Şahin Alpay ve Ali Bulaç ile gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü Mehmet Özdemir, haklarında verilen ve istinaf mahkemesince onanan hükümlerin Yargıtay tarafından bozulması sonrası yeniden hâkim karşısına çıktılar. Yargıtay 16. Ceza Dairesi'nin, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 6 Temmuz 2018 tarihli ve bu kararın ilk temyiz incelemesi yeri olan İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi'nin (istinaf) 25 Haziran 2019 tarihli kararlarına yönelik 24 Eylül 2020'de, 4 sanık yönünden bozma hükmü kurması sonrası, sanıkların yeniden yargılanmasına İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde başlandı.
İlk duruşmaya, sanıklar Mümtazer Türköne, Şahin Alpay ve Ali Bulaç avukatlarıyla katıldı.
Duruşmada, Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 24 Eylül 2020 tarihli bozma ilamı okundu.
Sanıklardan Şahin Alpay, "İfade özgürlüğümü kullanarak yazdığım yazılardan suçlanıyorum. Karara uyulmasını ve aynı zamanda herhangi bir suç işlemediğim için beraatimi talep ediyorum." diye konuştu.
Mahkeme heyeti, usul ve yasaya uygun bulunan Yargıtay 16. Ceza Dairesi'nin 24 Eylül 2020 tarihli bozma ilamına uyulmasına oybirliğiyle karar verdi.
13 Nisan 2021 — Delil Araştırması ve Tanık Kararları
13 Ağır Ceza Mahkemesi, usul ve yasaya uygun bulunan Yargıtay 16. Ceza Dairesi'nin 24 Eylül 2020 tarihli bozma ilamına uyulmasına oybirliğiyle karar verdi. İstanbul Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'ne yazı yazılarak, sanık Şahin Alpay hakkında, sosyal medya ( Twitter, Facebook ve benzeri) başta olmak üzere FETÖ ile ilgisinin tespiti açısından açık kaynaklardan araştırma yapılmasını kararlaştıran heyet, bunun sonucunda elde edilen bilgi ve belgelerle ByLock dışında FETÖ'nün kullandığı diğer haberleşme programlarını kullanıp kullanmadığının da araştırılarak mahkemeye bildirilmesine hükmetti.
Mahkeme, İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğüne de bir yazı yazılarak, bugüne kadar FETÖ operasyonlarında alınan tanık ve etkin pişmanlık beyanları ile şüpheli savunmalarında, sanık Şahin Alpay'ın adının geçip geçmediğinin bildirilmesini ve bu beyanlarda ismi geçiyorsa buna ilişkin belge örneklerinin mahkemeye gönderilmesini kararlaştırdı.
Sanık Şahin Alpay hakkında ayrıca örgütlü suçlar bilgi bankasından araştırma yapılmasını da hükme bağlayan heyet, İstanbul Emniyet Müdürlüğüne bir yazı yazılarak gazeteci Hüseyin Gülerce'nin tanık olarak dinlenilmek üzere açık adres ve kimlik bilgilerinin mahkemeye gönderilmesinin istenmesine hükmetti. Sanık Şahin Alpay'ın dinlenilmesini istediği akademisyenler Binnaz Toprak, Ümit Erol ve Zekeriya Tüzen'in "tanık" olarak çağrılmasına karar verdi.
9 Eylül 2021 — Tanık İfadeleri
Prof. Dr. Binnaz Toprak duruşmada tanık olarak dinlendi. Toprak, “Şahin, Türkiye’nin en önemli entellektüellerinden biridir. Zaman gazetesinde sadece yazı yazıyordu. Yani gazeteye gitmiyordu. Gazete yönetimiyle hiçbir ilgisi yoktu. Şahin Alpay seküler bir yaşamı olan aileden geliyor. Gülen cemaatiyle hiçbir ilgisi yoktur. Tanıdığım en antimilitarist insanlardan biridir. Tüm darbelere ve askerin siyasete karışmasına karşıdır. Dolayısıyla herhangi bir darbeyi desteklemiş olması düşünülemez" dedi. Toprak,“Gülen hareketiyle ilgili olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan bile çıkıp ‘yanıldım, kandırıldım’ dediyse bu insanların da yanılma payı vardır” diye ekledi.
Duruşmaya SEGBİS ile bağlanan Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Zekeriya Tüzen de Şahin Alpay yönünden beyanda bulundu. Tüzen, Alpay’ı akademisyen kimliğiyle tanıdığını ve Alpay’ın üzerine atılı suçlamayla ilgili hiçbir şey görmediğini söyledi.
11 Ocak 2022 — Tanık İfadesi ve Adli Kontrol Kararı
Duruşmaya SEGBİS ile bağlanarak tanık olarak dinlenen köşe yazarı Hüseyin Gülerce, "Şahin Alpay’ı yakından tanırım. FETÖ terör örgütü ile bağlantısının olduğunu hiç düşünmüyorum. Gazetede yazı yazıyordu. Gazeteye sık gelen birisi de değildi. Şahin beyin yazılarıyla hükümetle cemaat arasında bir tercih yaptığını düşünüyorum, ama FETÖ ile iltisaklı olduğunu ve talimat aldığını düşünmüyorum” dedi.
Mahkeme heyeti sanıklar hakkındaki yurtdışına çıkış şeklindeki adli kontrol hükümlerinin devamına karar verdi.
7 Nisan 2022 — Savcılık Mütalaası
Duruşmada mütalaasını açıklayan Cumhuriyet Savcısı, sanıklar Ali Bulaç, Şahin Alpay, Ahmet Turan Alkan ve Mümtazer Türköne'nin eylemlerinin, hiyerarşik yapısına dâhil olmamakla birlikte 'FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne yardım etmek' suçundan 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılmaları talep etti. Sanık avukatları, esasa ilişkin mütalaaya karşı savunma yapabilmeleri için mahkemeden süre verilmesini talep etti. Savunma için süre verildi. Avukatların sanıkların yurtdışı yasağının kaldırılması talebi reddedildi.
28 Haziran 2022 — Yurt Dışı Yasağının Kaldırılması
Sanık avukatları savunmalarını gelecek celsede yapacaklarını belirterek, müvekkillerinin yurt dışı yasağının kaldırılmasını ve el konulan dijital materyallerin iadesini talep etti. Mahkeme heyeti, sanık ve avukatlarına savcının mütalaasına karşı savunmalarını hazırlamaları için gelecek celseye kadar süre verdi.
Heyet, sanıklar hakkında yurt dışı yasağının kaldırılmasına ve el konulan dijital araçların iadesine karar verdi.
Pasaport Alıyorum
Yurtdışı seyahat yasağımın kaldırılması üzerine hemen pasaportumu geri almaya giriştim. 5 Temmuz 2022'de ikamet ettiğim İstanbul'un Şişli İlçesi Nüfus Müdürlüğü'ne pasaport başvurusu için gerekli bütün belgeleri hazır ederek gittim. Nüfus memuru hakkımdaki kayıtlarda yurtdışı seyahat yasağının devam ettiğini, "tahdit" kalkana kadar pasaport başvurumu kabul edemeyeceklerini söyledi.
Tahdidin kaldırıldığına dair mahkeme kararının fazla gecikmeden nüfus kayıtlarına intikal edeceği beklentisiyle 19 Temmuz'da yeniden başvurdum. Bu defa Fatih'teki İl Nüfus Müdürlüğü'ne başvurmam gerektiği söylendi. 21 Temmuz günü Ali Bulaç'la birlikte oraya gittiğimizde üzerinde "Tahditler" yazan bir kapıya yönlendirildik. O bölümdeki memur, pasaport alabilmemiz için hakkımızdaki yurtdıışı seyahat yasağının kaldırıldığına dair mahkeme kararının bir kopyasıyla birlikte İçişleri Bakanlığı'na bir dilekçe vermemiz gerektiğini söyledi. Öyle yaptık.
Bir ay sonra, 22 Ağustos'ta ev adresime İstanbul Valiliği İl Nüfus ve Vatandaşlık Müdürlüğü'nden "idari kararınızın kaldırıldığı anlaşılmıştır" denilen bir yazı gelince hemen ertesi gün tekrar Şişli Nüfus Müdürlüğü'nün yolunu tuttum. Oradaki memur hazır ettiğim başvuru belgelerini ve parmak izlerimi aldıktan sonra, pasaportumun "elektronik çip sıkıntısı" yaşandığından dolayı ancak 4 ila 6 hafta sonra hazır olacağını; hazır olunca doğrudan ev adresime postalanacağını söyledi. Nitekim pasaportum 4 hafta sonra, 21 Eylül günü postayla elime ulaştı.
Gerekli belgeleri hazırladıktan sonra 6 Ekim günü İsveç'in İstanbul Başkonsolosluğu'na vize için başvurdum. 16 Ekim'de vizeyi de alınca 8 - 14 Ekim 2022 tarihleri arasında Stockholm'e gitmek üzere uçak bileti satın aldım. Türkiye'de mahkemelerin yurtışı yasağını kaldırmasının ve pasaport verilmesinin yurtdışına çıkabileceğiniz anlamına gelmediğini 1970'lerdeki zengin deneyimlerim nedeniyle iyi biliyordum. Bu nedenle havaalanında "tahdit var" denilip, uçağa bindirilmeyebileceğimi bir ihtimal olarak göze aldım; tahdidin kalktığını belirten mahkeme kararını göstererek yola devam edebilirim diye düşündüm.
Ne var ki, bu konularda deneyimli bir arkadaşım 6 Ekim günü beni telefonla arayıp, tahdidin kalktığından emin olmadıkça havaalanına gitmememi, aksi takdirde uçak biletimin yanabileceği konusunda uyardı. Bunun üzerine, cevap alabileceğimden emin olmamakla beraber havaalanı pasaport polisini aramaya karar verdim. İlgili memur önce hakkımda "tahdit" olup olmadığı konusunda bilgi veremeyeceğini söylediyse de ısrarlı ricam üzerine, vatandaşlık numaramı öğrendikten sonra kayıtlara baktı ve "tahdit" olduğunu belirttiği gibi, bunu kaldırmadan yola çıkmamamı tavsiye etti. Yüklü bir ceza ödeyerek uçak biletini açığa aldırmak zorunda kaldım.
Sıra tahdidin kaldırılması işine gelmişti. Sağolsun avukatlarım bunun için bir süre uğraştıktan sonra, 17 Kasım günü tahdidin bütün sınır kapılarından kaldırılmış olduğunu teyid ettiler.
2016 yılından beri yargılanmakta olduğum davanın 28 Kasım'daki son duruşmasına pek az bir zaman kaldığından seyahati sonrasına ertelemenin doğru olacağına karar verdim. Stockholm seyahatim nihayet 5 - 11 Aralık 2022 tarihleri arasında gerçekleşecekti.
2 Kasım 2022 — Duruşma Ertelendi
Duruşma avukatların talebi üzerine 28 Kasım 2022'ye ertelendi.
Son Duruşma — 28 Kasım 2022
Son duruşmada aşağıdaki ifadeyi verdim:
"Sayın Başkan, Sayın Üyeler, Sayın Cumhuriyet Savcısı,
10 Nisan 2017 tarihli ve 2017/1590-E sayılı iddianamenin kabul edildiği 24 Nisan 2017 tarihinden bu yana, yani beş yılı aşkın bir süredir Mahkemeniz nezdinde yargılanmaktayım. Aradan geçen zaman içinde heyetinizin üyeleri birkaç kez değişti. Bu nedenle yargılanmam sürecinde olanları hatırlatmak istiyorum.
27 Temmuz 2016 tarihinde gözaltına alındım. 30 Temmuz 2016'da "Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) üyesi olduğum" iddiasıyla tutuklandım ve Silivri Cezaevi'ne hapsedildim. Yaklaşık 20 ay süreyle cezaevinde kaldım.
AYM'nin önce 11 Ocak 2018'de, Mahkemenizin bu karara uymaması sonucunda, tekraren 16 Mart 2018'de verdiği; AİHM'nin de 20 Mart 2018'de aldığı haksız yere tutuklandığıma dair kararlar uyarınca 18 Mart 2018'de ev hapsine tabi olarak Mahkemenizce tahliye edildim.
Her iki üst mahkeme de aldıkları kararlarda haklarımın ihlal edildiği gerekçesiyle tarafıma tazminat ödenmesine hükmetti. Tazminatlar Adalet Bakanlığı tarafından ödendi.
İki ay ev hapsinde kalmamdan sonra Mahkemeniz, Mayıs 2018'de ev hapsine tutulmama son verdikten sonra 6 Temmuz 2018 tarihli duruşmada FETÖ üyesi olduğum gerekçesiyle beni 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırdı, ancak yargılamanın tutuksuz devamına hükmetti.
AYM Aralık 2020'de aldığı benimle ilgili üçüncü kararında, hukuka aykırı olarak iki ay süreyle ev hapsine tabi tutulduğum için tarafıma ikinci kez tazminat ödenmesini karar verdi. Tazminat Adalet Bakanlığı tarafından ödendi.
Temyiz incelemesini Eylül 2020'de tamamlayan Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Aralık 2020 ay ortasında UYAP'a yüklenerek resmiyet kazanan kararıyla, Mahkemenizin hakkımda verdiği 8 yıl 9 aylık hapis cezasını delil yetersizliği nedeniyle bozdu ve yeniden yargılanmama hükmetti. Mahkemenizin bu karara uyması sonucu tekrar karşınızda bulunuyorum.
Sayın Başkan, Sayın Üyeler, Sayın Cumhuriyet Savcısı,
Gülen Cemaati ya da Fethullahçı Terör Örgütü üyesi olduğum iddiası tümüyle geçersizdir. Yargılanmamın çeşitli aşamalarında belirttiğim üzere ben hiç bir zaman bir dini cemaatin ya da Fethullahçı Terör Örgütü'nün üyesi olmadım. 1980'lerden itibaren Cumhuriyet, Sabah ve Milliyet gazetelerinde yazarlık ve editörlük yaptım. 2001'den itibaren Bahçeşehir Üniversitesi'nde tam zaman öğretim üyeliği yaparken, 2002'den itibaren Zaman gazetesinde haftada üç gün köşe yazıları yazdım. Zaman'da yazmayı kabul etmemin nedenleri şunlardı:
1- Öteki gazetelerin hiçbirinde yazma imkânı bulamamıştım.
2- Hem yorum yazarak görüşlerimi paylaşmak alışkanlığı ve arzusundaydım, hem de ek bir gelire ihtiyacım vardı.
3- Zaman ciddi bir gazete olmak, toplumun tüm kesimlerine seslenmek arayışıyla çok farklı görüşte yazarlara sayfalarını açıyordu. Ben de özgürlükçü demokrasiyi savunan görüşlerimle, Zaman’ın okurlarına hitap etmekte yarar gördüm. Böylelikle muhafazakâr kesimlerin demokrasinin ve hukuk devletinin erdemlerini kavramalarına bir katkım olabileceğini düşündüm.
4- O tarihte gerek merkez sağ, gerekse merkez sol'daki siyasi liderlerin Gülen Cemaati ya da Hizmet olarak anılan sivil toplum hareketi hakkında olumlu görüşlere sahip olmaları nedeniyle Zaman'da yazmakta bir sakınca görmedim.
Dindar biri değilim. Zaman'da yazmaya başlarken, Nuriye Akman'ın benimle yaptığı mülakatta "Siz dindar biri misiniz?" sorusu üzerine şunları söyledim:
"Kesinlikle dindar değilim. Ancak kültürel olarak müslümanım. Bir yaratanın var olabileceğini düşünüyorum. Gençliğimde ateisttim. Şimdiki tavrım deizm olarak tanımlanabilir. Zamanla dinin insanlar bakımından taşıdığı anlamı ve önemi kavradım. Dinsel inançlara saygı göstermek gerektiğine ve dinsel inancın, fikir inancı kadar değerli olduğu sonucuna vardım."(3.11.2002)
Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Mahkemenizin hakkımda verdiği 8 yıl 9 aylık hapis cezasını delil yetersizliği nedeniyle bozup yeniden yargılanmama hükmederken, "sanığın örgütle irtibatının tesbit edilebilmesi bakımından... aynı dönemde anılan gazetede çalışan Hüseyin Gülerce gibi şahısların... gerekirse tanık olarak dinlenmesi"ni istemiş, Mahkemeniz de 11 Ocak 2022 günkü duruşmada Gülerce'yi tanık olarak dinlemişti.
Duruşmaya SEGBİS ile bağlanan Hüseyin Gülerce verdiği ifadede hakkımda şunları söyledi: “Şahin Alpay’ı yakından tanırım. FETÖ terör örgütü ile bağlantısının olduğunu hiç düşünmüyorum. Gazetede yazı yazıyordu. Gazeteye sık gelen birisi de değildi. Şahin beyin FETÖ ile iltisaklı olduğunu ve talimat aldığını düşünmüyorum... Şahin bey için söylediklerim diğer dört arkadaş için de geçerli. Bu arkadaşları kalemin namusunu terk etmeyen arkadaşlar olarak tanıdım. Talimatla yazı yazdıklarını düşünmem. Çünkü onlar telkine kapalı insanlar. Böyle bir şeyin dedikodusunu bile duymadım... ”
Bahçeşehir Üniversitesi'nde tam zamanlı öğretim üyesi olarak çalıştığım yıllarda dekanlığımı yapan Prof. Dr. Binnaz Toprak, çağrınız üzerine 9 Eylül 2021 tarihli duruşmada Mahkemeniz nezdinde verdiği ifadede hakkımda şunları söyledi: “Şahin Alpay, Türkiye’nin en önemli entellektüellerinden biridir. Zaman gazetesinde sadece yazı yazıyordu. Yani gazeteye gitmiyordu. Gazete yönetimiyle hiçbir ilgisi yoktu. Şahin Alpay seküler bir yaşamı olan aileden geliyor. Gülen cemaatiyle hiçbir ilgisi yoktur. Tanıdığım en anti-militarist insanlardan biridir. Tüm darbelere ve askerin siyasete karışmasına karşıdır. Dolayısıyla herhangi bir darbeyi desteklemiş olması düşünülemez."
Yargılandığım bu dava süresinde savcılık makamı başlangıçta 15 Temmuz darbe girişiminden sorumlu olarak önce üç kez, sonra bir kez ağırlaştırılmış ömür boyu hapisle cezalandırılmamı talep etti. Mahkemeniz 5 Temmuz 2018'de beni FETÖ/PYD terör örgütüne üye olduğum gerekçesiyle 8 yıl 9 ay hapse mahkum etti. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Aralık 2020 ay ortasında UYAP'a yüklenerek resmiyet kazanan kararıyla, mahkemenizin hakkımda verdiği 8 yıl 9 aylık hapis cezasını delil yetersizliği nedeniyle bozdu ve yeniden yargılanmama hükmetti.
Savcılık makamının 7 Nisan 2022 tarihli duruşmada ortaya koyduğu esas hakkındaki mütalaasında benim "TCK'nın 314/3 ve 220/7 maddeleri delaletiyle TCK'nın 314/7 maddesinde düzenlenen, hiyerarşik yapısına dahil olmamakla birlikte FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne yardım etmek suçunu" işlediğim iddia ediliyor. TCK 39 maddesi 2. fıkrasında "yardım" suçunu şöyle tanımlamaktadır:
Aşağıdaki hallerde kişi işlenen suçtan dolayı yardım eden sıfatıyla sorumlu olur:
a) Suç işlemeye teşvik etmek veya suç işleme kararını kuvvetlendirmek veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda bulunacağını vaat etmek.
b) Suçun nasıl işleneceği hususunda yol göstermek veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak.
c) Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak.
Savcılık makamının aleyhimde ileri sürdüğü delillerin / iddiaların kanunda tanımlanan durumlara hiç bir şekilde uymadığı açık olduğu gibi, söz konusu delillere / iddialara daha önceki savunmalarımda da belirttiğim cevaplarım şöyledir:
a) İddia: "Kişisel bilgisayarında yapılan incelemelerde '17 Aralık raporu' isimli bir Word belgesinde gizli olması gereken 17-25 Aralık soruşturmalarına ait fezlekeleri temin ettiği..."
Cevabım: 5 Temmuz 2018 tarihindeki savunmamda da belirttiğim üzere, bir siyaset bilimci ve köşe yazarı olarak benim bilgisayarımda, tamamen kamuya açık kaynaklardan temin ettiğim, "17 - 25 Aralık soruşturmalarına ait fezlekelerin bulunması" son derece olağan bir durumdur.
b) İddia: "Sayın Fethullah Gülen Hoca Efendi isimli word belgesinde örgüt liderinin kardeşinin ölümü sebebiyle örgüt liderine başsağlığı dileklerini içeren bir taziye mesajı gönderen..."
Cevabım: 5 Temmuz 2018 tarihindeki savunmamda da belirttiğim üzere, söz konusu başsağlığı mesajı 13 Ekim 2012 tarihlidir. O tarihte Cumhurbaşkanı Abdullah Gül yanısıra başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AK Parti yöneticilerinin ve birçok başkalarının Fethullah Gülen'e taziye mesajı gönderdiği herkesin malumudur.
c) İddia: " 'Gülen'e sorular' başlıklı Word belgesinde örgüt liderine doğrudan soru sorabilme imkanı bulunan..."
Cevabım: 5 Temmuz 2018 tarihindeki savunmamda da belirttiğim üzere, söz konusu belgedeki sorular, Gülen ile mülakat yapmayı tasarlayan bir gazeteci arkadaşın çeşitli meslektaşlar arasında bana da yönelttiği "Ne sorayım?" sorusuna cevaben yaptığım önerilerdi; doğrudan benim tarafımdan "örgüt liderine", yani Gülen'e yöneltilen sorular değildi.
d) İddia: "Bilgisayarında 'Okullar Ek' isimli Word belgesinde terör örgütüyle irtibat ve iltisaklı eğitim kurumlarının listesini bulunduran..."
Cevabım: 5 Temmuz 2018 tarihindeki savunmamda da belirttiğim üzere: Bahçeşehir Üniversitesi'nde 14 yıl süreyle siyaset bilimi dersleri, bu arada "Din ve Siyaset" konulu bir ders verdim. 1980'lerden itibaren Türkiye siyasetinde beni en çok ilgilendiren sorulardan biri, Cumhuriyet döneminin otoriter laiklik uygulamaları nedeniyle dini özgürlükleri kısıtlanan mütedeyyin toplum kesimlerinin demokratik kurum ve değerlerle uyum sağlamasının nasıl sağlanabileceği oldu. Gerek kuruluşunda siyasi partiler tarihimizin en liberal - özgürlükçü programını benimseyen, ilk iki iktidar döneminde Avrupa Birliği üyeliği hedefini programının merkezine yerleştiren AK Parti'nin, gerekse (o sıra) dini temelli bir sivil toplum hareketi olarak görünen Gülen Hareketi'nin Türkiye'de mütedeyyin kitlelerle liberal demokratik kurum ve değerlerin bağdaşmasına hizmet ettiklerini düşündüm. Gülen hareketi, özellikle eğitim alanındaki etkinlikleriyle dikkatimi çekiyordu. Bilgisayarımda, tamamen açık kaynaklardan edindiğim "Fethullahçı okul ve üniversitelere ait bir listenin" bulunmasının nedeni budur. (Söz konusu liste Yeni Aktüel dergisinin 11 Ekim 2005 tarihli sayısında yayımlanan "Gülen'in eğitim imparatorluğu" başlıklı yazıda yer almıştır.)
e) İddia: Savcılık makamı mütalaasında katıldığım bir televizyon programında "iddianamede Fethullahçı terör örgütü oldukları gerekçesiyle... ya hu Allah aşkına hangi terör, ne olmuş, ne şiddet uygulanmış, Fethullah Gülen'in şiddetle ne alakası var, ulan siz kimi kandırabilirsiniz. Fethullah Gülen dünyanın en barışçı din insanı, İslam dünyasının en barışçıl din adamı, siz kim oluyorsunuz Fethullah Gülen'e terörist diyecek kadar, kim oluyorsunuz siz, utanın be" şeklinde beyanlarda bulunduğum belirtiliyor.
Cevabım: Kasım 2015'de, yani 15 Temmuz darbe girişiminden 8 ay önce yayımlanan bir programda söylediklerim o sıradaki düşüncemi, ilk kez duyduğum bu iddiaların bende uyandırdığı büyük şaşkınlığı yansıtmaktadır. Evet, bu görüşler yanlış, temelsiz olabilir, ama ifade özgürlüğümü kullanarak dile getirdiğim, o günkü samimi görüşlerdir; bir suç oluşturmaz.
Son olarak şunları söylemek isterim: Bu davanın 18 Eylül 2017 tarihinde yapılan ilk duruşmasında vurguladığım gibi, 15 Temmuz 2016 hain darbe girişimine gelinceye kadar Gülen Hareketi'nin karanlık bir yüzü olduğunu maalesef göremedim. Ama, çeşitli vesilelerle, Hizmet Hareketi'ne sempati duyan kamu görevlileri arasında üstlerinden değil "cemaat"ten talimat alan, kanunları çiğneyenler varsa, bunların kovuşturulmaları ve hak ettikleri cezaya çarptırılmaları gerektiğini söylemekten de hiç geri durmadım. (Bkz. "Cemaati niye eleştirmiyorum" başlıklı yazım, Zaman, 4 Mart 2014.)
Savunmamın çeşitli aşamalarında belirttiğim üzere, yazarlık hayatım boyunca askeri darbelere ve demokrasi üzerindeki askeri vesayete kararlılıkla karşı çıktım. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden bir gün önce 14 Temmuz 2016'da "Yarına Bakış" gazetesinde yayımlanan “Muhalefetin Sefaleti” başlıklı yazım da şu sözlerle bitiyordu:
“‘Ulusalcılar’ askerî vesayete dönüş çağrısı yapıyor olabilirler. Ne var ki, bu ülkede askerî vesayet uzun yıllar denendi, neticede bugün karşı karşıya olduğumuz faciayı hazırladı. Tek çıkış yolumuz otokrasiye karşı özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi için mücadele. Bir umut hala AKP içinde partinin ‘fabrika ayarlarına’ (parti programına) dönüş için başlatılabilecek bir diriliş hareketi.”
18 Eylül 2017 tarihinde yaptığım ana savunmamda belirttiğim üzere: "Şurası muhakkak ki, Gülen hareketinin bir suç örgütü olduğuna dair bir yargı kararı olsaydı, bir gün bile Zaman'da yazmayı sürdürmezdim. Aynı ölçüde muhakkak ki Gülen hareketi mensuplarının bir askeri darbe girişiminde şu veya bu ölçüde rol alabilecekleri aklımın ucundan geçseydi, asla Zaman gazetesinde yazmazdım. 15 Temmuz darbe girişimini lanetliyorum, bu nedenle Zaman’da yazdığım için de pişmanlık duyuyorum. Bu hareketin karanlık yüzünü göremediğim için fena hâlde yanıldım."
Sonuç olarak: Bu dava süresince "hiyerarşik yapısına dahil olmamakla birlikte FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne yardım etmek suçunu" ya da herhangi başka bir suç işlediğime dair bir delil ortaya konulmamıştır. AYM'nin ve AİHM'nin hakkımdaki kararları doğrultusunda beraatime karar vermenizi bekliyorum. 78 yaşındayım. Hayatım boyunca ülkemin ve halkımın refahından başka bir amacım olmamıştır. Ömrümün geri kalanını huzur içinde yaşamayı hak ediyorum. Saygılarımla."
Duruşma sonunda mahkeme, "örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım ettiğim" gerekçesiyle, temyiz yolu saklı olmak koşuluyla 2 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmama karar verdi. Avukatım Sayın Aynur Tuncel Yazgan iki hafta içinde karar aleyhine Yargıtay'a başvurdu.
Bu satırların yazıldığı günden (Aralık 2022) bu yana Yargıtay'ın kararı beklenmekte.